6 Temmuz 2011 Çarşamba

Şeytandan ve günahtan arındırmak

Eskiden beri psikanalizin Hıristiyanların günah çıkarmalarından türetildiğine inanırım.
Bu konuda bir şey okumadım -Bilgisi olmadan fikir yürütenlerdenim, evet.
Bu yöntemin Türk toplumuna uygulanamayacağına ilişkin bir kestirmem var.

Batılı, bu yöntemle insanların içindeki günah duygusunu açığa çıkarıyor, havaya karıştırıp uçuruyor.

Bu yöntem Hıristiyanlıktan devşirme ise İslamiyette de buna benzer bir açılım olmalı diye düşünüyordum.

Fleet Center’a doğru yürürken dünya ışıdı: İslamiyette de şeyhler ve mürşitler vardı.
Vicdanla, günahla ilgili sorunu olanlar bir şeyhin veya mürşidin kapısını çalıyordu.
Hatta denebilir ki tasavvuf tamamen psikolojik bir süreçtir. Çünkü tasavvuf herhangi insanların arayıp da bulduğu bir kapı değil; bazı insanların aradığı ve bulduğu ve kapılandığı bir süreç, bir yol...

Kapılandığı tâbirini bilerek yazdım.
Hırıstiyanlık dininde de mezhepler dışında bizim bildiğimiz türden tarikatlar var mı bilmiyorum.
Ama İslamiyetle Hıristiyanlık arasındaki eylemli farklardan biri de burada: Hıristiyanlar günah duygusunu açığa çıkarıyor ve uçuruyor, artık yok, diyor.
Bugün bu yoldan, ruh doktorları para kazanıyor.
İslamiyette ise bugünün doktoru yerine koyabileceğimiz şeyhler ve mürşitler sorunu açığa çıkarmıyor, öteki gibi; “yok” demiyor; kendi iktidarına dönüştürüyor; hastaları, kendilerine -en genel anlamda- asker yapıyor.

Doğrusu, yapıyor mu, oluyorlar mı, ayrıca araştırılabilir. Ama kabul etmeli ki, tâbi olan, kapıyı çalandır, açan değil.

Bu yaklaşımı doğrulayan birkaç örneğim var.
Adamlar filanca hocayla tanıştıktan sonra doğru yolu buldular. Kimi alkolü bıraktı, kimi çalışıyor ve artık karısını dövmüyor, kimi de serseriliği bıraktı, adam oldu. Ama hepsi hoca efendilerini öpüp başlarına koyuyorlar.

Peki ya Küçük Hüseyin Efendi ile Üzeyir Garih bağı?..

Dışarı bakmalı

Başarısızlığın, hayattaki savrulmaların veya yanlış tercihlerin bedeli olduğu ve bu bedelin de bizatihi, öncekilerle karşılaştırılamayacak derinlikte ve türlü çeşitli şekillerde ödenen bir bedeli olduğuna ilişkin bir konuşmaya kulak misafiri oldum. Karışmadım.
Yürüdüm gittim.

Nashua'da birkaç saat

Hafta sonunda New Hampshire’a bağlı Nashua’ya gittik.
Evden 150 metre uzakta olduğunu karısı Meksikalı, kocası Irlandalı 10. kat komşumuzdan yeni öğrendiğim metro istasyonundan trene bindik.
Adi tangır tungur bir makinaydı.
Fakat vaad ettiği gibi 43 dakikada bizi Lowell’a attı.

Bir zaman bekledik, sonra Ankaralı hemşehrimiz geldi arabasıyla.

Önce şehri de keşfedelim diye turladık Nashua’da:
20-25 yıl kadar once, yönetim şehre Kamboçyalıları davet etmiş, üste para vermiş.
Sonra ev fiyatları düşmüş ve şehir boşalmış (Hakikaten biraz hayalet bir şehir gibiydi, 2011 Temmuz).

Sonra banliyösüne yöneldik:
Bize göre 6 şeritli sayılabilecek 4 şeritli bu yolda kendimi Clio ile Istanbul’a gidiyormuş gibi -veya dönüyormuş gibi- hissettim.
Sessizlik, güneş, hafif rüzgar, ağaçlar, otlar, ara sıra bir iki otomobil...

Dostumuz elektronik mühendisi; muhterem zevcesi müstafi eczacı, çalışmak yerine iki çocuğuyla ilgilenmeyi seçmiş.

Kullanım alanı bana 1500 metrekare gibi gelen, bahçe içinde üç katlı nefis bir evde oturuyorlar.

Biri Toyota cip olmak üzere iki arabaları ve askıda çok sayıda bisikletleri var.

Kendi mutfağımızdan seçilmiş nefis yemekler yedik. Bizdeki yoz moda ismiyle barbekü, yaptı; Türkçesi mangal.

Bir ara, evinin bahçesiyle meşgul hayli uzaktaki komşusunu gösterip, bu adamın bundan sonraki hayali herhalde, çocuğunu dünyaya katkı yapacak bir kültür sanat adamı yapmaktır, dedim.

Yok, dedi; onun hayali Florida’da bir ev daha almak, bir tekne almak, bahçesi için bir motor almak ve mümkünse buradan daha sessiz, başka bir evin bulunmadığı, başka yerde başka bir ev daha almak... Orta sınıf bir yer burası…

Eve döndüğümüzde Boston’daki en farklı günümüzü geçirdiğimizi konuştuk.

5 Temmuz 2011 Salı

Çelik Blek ve Kaptan Swing'in yurdunda

Boston Garden ve Public Garden bitişik, bir hipodrom kadarlar.

Boston Garden 1600’lerden beri var.
Amerikalı direnişçilerin -Çelik Blekler, Kaptan Swingler- kurduğu, İngilizlere karşı savaşacak düzenli ordular burada talim etmiş.

Öteki 1837’de açılmış.
10 gün öncesine kadar kar kaplıydı, bir iki gün güneş çıktığında sincaplar hemen ortalığa yayılıyordu.

Sincaplar bir ömür hakikaten, acelelerinden insan yolunu şaşırıyor.

Burada başıboş hayvan namına bir tek onlar var.

Geçende, tam da benim yolumun üstünde birini araba ezmiş, her nasıl bir acelesi vardıysa hayvanın…

Bir de yaban kazları ve ördekler; havuzlar ve Charles River onların.

Parklara ilişkin asıl söylemek istediğim, agaçlar:

Çoğunun üstünde künyesi var ve kim ne derse desin her biri bir sanat eseri.
Sureta uzayıp gitmiş bir tane ağaç yok.

O kadar ki, parkta, Yüzüklerin Efendisi’ndeki yürüyen ağaçları gördüm.

Olay tamamen Tolkien’in muhayyilesi değil yani, onlar var.

İş sonuçta yine insana geliyor:
Bugünden, değerlerinden, olanaklarından uzaklaşıp şunca yıl geri gittiğinde, parktaki ağaçların heykel olmasını düşünen ve yapan adamlar çıkıyor karşına.

(Sonra da, ABD –
İngilizler mi diyelim- her yerde, diye şaşıyoruz…)
İngilizce milletin Türkçesi darı

*-*

Çocuk metronun, kilisenin yanındaki Arlington çıkışında değil, Copley Square çıkışında çalıyor (Sonradan Boston’un değişik noktalarında gördüm, başı hep kalabalıktı. Temmuz 2011).

Copley de (adı John Singleton) Kralların Ressamı Rahmi Pehlivanlı gibi bir adammış...

Elinde paletiyle heykelini dikmişler Public Library’nin tören kapısının açığına.

Ruh nedir, nasıl görünür...

Metronun kilisenin yanındaki Arlington çıkışında siyahi bir genç zaman zaman bir teneke, kırık dökük bir iki plastik kap ve iki çubukla birkaç kuruş karşılığında nefis bir gösteri yapıyor.

Dün yine rastladım: Millet dikilmiş, üstü başı dökülen bu sefil gencin dogaçlama bateri solosunu izliyordu.

Bir iş yapmak, yeteneğiyle dünyayı zenginleştirmek, yapabileceğini yapmak ve kimseye eyvallah etmeden kendi potansiyeliyle yaşamak için hiç mızırdanmıyor.

-Ama hemen o civarda en az beş dilenci var, ayrı mesele.

Mutlaka çok seçme orkestralarda çalacak, dünyanın parasını kazanacak kadar, belki daha bile yetenekli -nihayet bu iş, iyi yere dükkan açmakla ilgili- iken, yol üstünde birkaç cente çalmak bilinçli bir seçim mi, yoksa şöhret yolunda bir deneme mi, yoksa hayatın burun sürtme operasyonlarından biri mi...

Hangisiyse…

Ama yeteneğini sergilemek için pahalı, gözalıcı zilciyanlara ihtiyacı yok.

4-5 yıl önce Kadıköy İskelesi’nde de yalınayak, pislik içinde 3-4 yaşlarında bir bidilik vardı. Boya kutusunu küçücük bacakları arasına alır harika sesler çıkartırdı. Şimdilerde 7-8 yaşlarında bir tinerci değilse parlak bir geleceğe doğru yürüyor olmalı.

Bunlara karşılık, birini tanıyorum İngilizce çalışıyor kendi hesabınca; almadığı kitap sözlük kaset teyp vs kalmadı, hâlâ tik yok.

Sadece Amerikalıya ait olmasa gerek

Burada en çok duyduğum bir laf, laftan öte, apaçık bir anlayış tabii,

don’t give up! try again
...

Vazgeçme! Yeniden dene...