25 Ağustos 2014 Pazartesi

GAZETECİ HİKMET TUNA'NIN YAYINLANMAMIŞ ANILARI -4



HITLER'E SUIKAST GÜNÜ

20 Temmuz 1944, Berlin

Leipziger Platz'ta Reaserezein'de saat 3'te, pencereden, meydanda askerlerin mitralyözleri yerleştirdiklerini seyrediyordum. Bir ara SA ileri gelenlerinden ve Volkseher Beabahter'in başyazı olayı küçümser edasıyla beni sokağa çıkmağa ve meydandan geçmeğe davet etti. Bardaydık. Kulübün içi yabancı gazetecilerle dolu idi. Promiden de görevliler vardı. Fakat hiç kimse konuşmuyor, kimse kimseye bir şey soramıyor, kulüpte bir cenaze evinden de beter bir sessizlik var. Beni davet eden SA şefiyle, tenha, bizden başka sivil olmayan meydana doğru ilerledik. Tam yol ağzına geldik, askerler süngülerini bize çevirdiler. SA şefi yüksek rütbesine güvenerek biraz ilerlemek istedi. "Geri! Geri dönünüz diyorum size!" diye gayet sert bir tavırla bizi çevirdi. Süt dökmüş kedi gibi kulübe döndük.

Barda Paula'dan birer kanyak istedik. Orada D.N.B.'nin yazarlarından biri SA şefine fena halde çattı. Şef alışmamış olduğu bir muameleyle karşılaşınca bana "Onun söylediklerine aldırmayın, sarhoş, ne söylediğini bilmiyor!" demekle durumunun gülünçlüğünü gidermek istedi.

Kulübün kitaplığına geçtim. Buradaki pencerelerden Hitler'i, Reichkangelei (!!!!) kapısında nöbetçileri görülüyordu. Bu iki nöbetçi şaşkın şaşkın birbirine bakıyor. Birinin birden bire burnundan kan akmağa başladı. Saat durmuş gibi, bir türlü ilerlemiyor. Ne oluyor, ne olacak, ne oluyoruz acaba?.. diye birbiri ardından sorular geçiyor kafamdan. Kimse konuşmuyor. kimseye bir şey sorulamıyor. Saat beşe doğru meydandan askerler çekildi.

Bendle (!) strasse lafı duyuluyor. Orada bir şeyler olmuş ya da oluyor. Akşama doğru. Tanklar peyda oldu. Ben otomobilime bindim, yanıma Bosaber (!) Nachrichten muhabiri Almanı aldım. Onun da olup bitenlerden haberi yoktu.

Ankara'ya bir telgraf çektim. Sokaklarda tankların dolaştığını, her tarafta sükunetin hüküm sürdüğünü bildirdim. Bu telgrafla bütün dünya Almanya'da olağanüstü bir durum olduğunu, "Anadolu Ajansı muhabiri bildiriyor" kaydıyla öğreniyordu.

BIR SADAKAT

18 Ağustos 1944

6 Haziran 1944, Anglo - Amerikan Atlantik çıkarma cephesi karşısında Alman orduları B. Grubu komutanı von Kluge'nin görevine son verilmesi üzerine intiharından az önce Führer Hitler'e yazdığı mektupta:

"Mareşal Model'le dün bana verilen kararınız, beni Batı Cephesi ve B. Ordu grubu başkomutanlığından çekmektedir. Buna sebep Avranche istikametindeki tank taarruzunun başarıyla sonuçlanmaması ve dolayısıyla denize kadar açılmış olan gediğin kapanmasının imkansız hale gelmiş olmasıdır.

Kendi görüşümü saygıyla arzetmeme izin veriniz Führerim:

(Uzun izahtan sonra aşağıdaki satırlarla sözlerini bitiriyor Mareşal Kluge.)

"... Ben ile Rommel ve Anglo - Amerikanlara karşı savaşta ve onların maddi üstünlüklerini, hakkında tecrübeleri olan tekmil bugünkü gelişmeyi önceden görmüşlerdi. Bizler dinlenmedik. Bizim fikirlerimizi bedbinlik dikte etmedi bize, gerçekleri bilmemiz bize dikte etti. Her bakımdan denemeleri olan Mareşal Model (Kluger'in yerine getirilen mareşal) duruma hakim olabilecek mi bilmiyorum. Hakim olması can ve gönülden dilerim. Ancak bunu başaramazsa, çok umutlandığımız yeni silahlarımız, özellikle hava silahlarımız başarı getirmezse, ondan sonra savaşa son vermek kararını alınız benim Führerim.

Alman milleti anlatılamayacak o kadar ıstıraplar çekti ki, buna son vermek zamanı artık gelmiştir.

Kader sizin irade ve dehanızdan daha güçlü (ise) olunca bu da alın yazısının (Providence) iradesidir. "Heil mein Führer!" von Kluge Mareşal.

***   ***    ***

FIKRALAR


İÇİŞLERİ BAKANI ŞÜKRÜ KAYA

Atatürk'ün ölümünden bir süre sonra yeni seçimlere gidiliyordu. Cumhuriyet Halk Partisi adayla listelerini açıkladı. Bu listede, Atatürk'ün ölümüne kadar bu tek partinin başında bulunmuş, İçişleri Bakanlığı yapmış, Celal Bayar kabinesinin çekilmesiyle bu görevlerinden ayrılmış olan Şükrü Kaya yoktur. Ankara'da olup bitenleri bilenler buna şaşmamışlar, hatta parti içinde ileri gelenler ve toplumda hatırı sayılanlar bu karardan kıvanç duydular. O listelerin yayınlandığı günlerde T.B.M. Meclisi önünde Hasan Ali Yücel'le karşılaşmıştım. El sıkışırken bana ilk sözü, "Şükrü Kaya'yı listeye almayışları iyi oldu, değil mi? Geç bile kalındı!" demişti.

Şükrü Kaya'nın kadına düşkünlüğü, gazinolarda, salonlarda balta oluşu yüzünden yıllar yılı birikmiş olan kötü notları yığılmıştı. Belki o birçok erkek gibi bir çapkındı. Ama toplumda Ahmetlerin, Mehmetlerin çapkınlığı, "zamparalığı" olağan sayılır, onların bu davranış ve tutumları "erkekliğe" verilir. Gelgelelim, kabine üyesi, hele İçişleri Bakanı olunca, halktan biri gibi davranışlarda halktan kötü not almak mukadderdir.

O devirde birkaç bakan vardı ki bunlar halka "el aman" dedirtmişlerdi. Kötü "zampara" müziç çapkınlardandı bunlar. Bu birkaç bakan yüzünden, İçişleri Bakanlığı'ndan mali yardım gören şehir lokantası Karpiç'e birçok aile gidemez olmuş, bu bakanların gittikleri ya da gelmeleri ihtimali olan yerlerden elini eteğini çekmişti. O günlerde, özellikle perşembe sonraları, cumartesi akşamları Ankara'nın seçkin bir zümresinin aile toplantı yeri olmuştu. Anadolu Kulübüne uğrayan Atatürk, geceleyin mutlaka Karpiç'e gelirdi.

Karpiç'te salonun solundaki locaların altında duvar boyunda iki masa çoğu kez, kabine toplantısından sonra saat dokuz on sularında buraya gelen bakanlara devamlı "rezerve" edilir, bekletilirdi. Bu masalara arada bir Atatürk de arkadaşlarıyla gelir otururdu. Bunun dışında yalnız "silahşorlar"a, Kılıç Ali ve arkadaşlarına verilirdi. Başka kimseyi o yerlere oturtmazlardı bu bakanlara ayrılmış masalara.

Cumhuriyet rejimine geçildikten sonra hükümet merkezi Ankara'ya, memleketin dört bir yanından kimi iş adamı, kimi, önceleri türlü nedenlerle, özellikle konfor yetersizliği bahanesiyle nazlanıp gelmek istemeyen, resmi görev kabul etmeyen memur tipleri akın etmeye başladılar. Önceleri Ankara'ya gelenlerin kişilikleri daha yoldayken sıkı bir kontroldan geçiriliyordu. Birkaç yıl sonra bu tutum tavsadı. İşte bu aburcubur tipler arasında, bakanlarımızın dikkatlerini karıları, kızları üzerine çekmek için can atanlar; bakanlara yanaşamayanlar ise nüfuzlu milletvekillerine karılarını, kızlarını beğendirmeyi, kendilerine hüner edinmişlerdi. Yükselmeleri, devlet hizmetlerinde bu yoldan hızla ilerlemeyi kafalarına koyan "Babıali" yetiştirmesi memur takımı da aynı karaktersizliğin çirkin ... (eski yazı..)

Bir gün Faruk Nafiz, Maarifvekili (Kültür Bakanı) Mustafa Necati Beyi bir akşam yemeğine çağırmıştı. Yıl 1926. O günlerde Necati Bey, İktisat Vekaletine de vekalet ediyordu. Onun için bu vekaletin özel kalemine vekalet eden kimseyi de karısıyla birlikte bu toplantıya çağırmıştı. Bu iğreti özel kalem müdürü, iğretilikten kurtulup asil olmak istiyordu. Akşam yemeği, bol mezeli bir rakı sofrasıydı. Sofrada bu iğreti özel kalem müdürünün körpe karısından başka kadın yoktu. İlk saatlerden beri ciddi konular üzerinde konuşuluyor, ara sıra laflara bir iki nükte yuvarlanıyor. İğreti özel kalem müdürü Necati Beyin ilgisizliğine sabrı tükenmiş, "Beyefendi biraz neşelenim, yanımızda bakın güzel bir taze var!" demez mi?.. "Taze" dediği, kendi karısı.

Mustafa Necati Bey, neşelenmeyi de, eğlenmeyi de çok iyi bilen canlı bir genç adamdı. Ama hiç beklemediği böyle bir teklif karşısında donakaldı. Bu adam görevinde kendi iğretiliğini gidermek için karısını ileri sürüyordu. Genç kadın kocasının bu kepazeliğinden utandı, renkten renge girdi. Ondan sonra Necati Bey fazla kalmadı. Yolda giderken, "Böyle rezil bir memura ilk kez raslıyorum. Korkunç şey.." diyordu.

Bir akşam bermutad Karpiç'te tek başıma yemek yiyordum. Lokalde fazla bir kalabalık yoktu. Karşımda bana yakın büyük bir masada üç bayanla kocaları şakalaşıyor, gülüp eğleniyorlardı. Bunların arasında dostum olan erkekler vardı. Saat ona doğru İçişleri Bakanı, yanında özel kalem müdürü Ekrem ve tanımadığım birkaç kişiyle salona girdi. Kendilerine temelli ayrılan masalardan birine oturdu. Boğaziçi vapurlarının geceleri kullandıkları projektörlerle yaptıkları gibi Şükrü Kaya gözleriyle salonu sağlı sollu taradı. Onun projektörü benim dostlarımın oturduğu masaya gelince orada fazla durakladı.

Masada seksapeli olan güzel, genç, canayakın kadınlar vardı. Ne var ki kocalarıyla oturuyorlar, neşeleniyorlardı. Çok geçmedi, bu neşeli masaya birden bir sessizlik çöktü. Kadınların çehrelerinde endişe okunuyordu, kocaları sinirlenmişlerdi. Bu sırada bir de baktım, özel kalem müdürü Ekrem Bey, kalkmış bana doğru geliyordu. Geldi bir sandalye çekti, oturdu. "Bana bir rakı söyle" demesiyle hemen gelişindeki asıl maksada daldı: "Sen bilirsin, kim, kimin nesi bu karşı masadaki bayanlar. Baştakini bizim patron çok beğendi" dedi. Bunu söyleyince bu sefer benim sinirlerim bozuldu.

Karşımızda, ama bizden iki üç adım uzaktaki masadan duyulmasın, duyulursa kıyamet kopar diye en aşağı perdeden sesimi ayarladım. Ekrem de bana uydu. "Aman Ekrem kardeşim, sakın ha bir falso yapılmasın, bunlar karılarına toz kondurmaz cinsinden kimselerdir. Ben kendileriyle tanışırım, benim ahbaplarım, dostlarımdır bunlar. Senin patronun beğendiği kadın, süvari yüzbaşılığından emekli, bu gibi işlerde hiç şakası olmayan Deli İhsan'ın karısıdır. Patron projektörlerini başka yana çevirsin, yoksa korkunç bir çıngar çıkar, rezalet olur" dedim.

Ondan sonra ikimiz de sustuk. Ekrem rakısını hızla yudumladı, kalkıp patronunun yanına gitti. Onun kalkmasıyla arkasından İhsan fırladı, masama gelip oturdu. Derhal lafa başladı: "Bu pezevenk seninle ne konuştu, ne sordu sana? Bizim masa hakkında bilgi edinmek istedi değil mi? Onun efendisi olan kodoş sana onu gönderdi, biz bunun farkındayız..."

İhsan, kendinden başka silahını da konuşturan, son derece asabi, ama o oranda da dürüst erkekti. Çok zor bir durumdaydım. Benim için inkar ve yalan söylemek farz olmuştu. "Hayır, seninle, sizinle hiç ilgisi olmayan, açıkçası Şükrü Kaya'nın Hergele Meydanı'nda almış olduğu arsanın, imar planında Opera Meydanı olan o meydandaki durumu ile ilgili idi konuşması..."

İhsan, Şükrü Kaya'nın masasından duyulsun diye sesini yükselterek, "Sen gerçeği bana söylemek istemiyorsun, bizden kaçmaz böyle şeyler. Bizim karılarımıza göz diken pezevenklerin analarını ağlatırız biz!" derken gözlerini İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'nın masasına dikmişti. Şükrü Kaya salonun başka taraflarına bakıyor, beri yandan yükselen sesin kendisi ile ilgisi yokmuş gibilerden alınmayan bir insan tavrı takınıyordu. Bir fekalet olmasına ramak kalmıştı..

Verilmiş sadakamız varmış.

Şükrü Kaya adam akıllı açıkta kalmış, bunca yıllık İçişleri Bakanlığını kaybetmiş, milletvekili bile olamamıştı. Politika öksüzü Şükrü Kaya, yine de Ankara'dan ayrılamıyordu.
Bir akşam Ankara Palas'ın paviyonunda, Ankara'nın tanınmış simalarından Madam Hayri, kocası Hayri Bey, ben, oturuyorduk. Bir de baktık Şükrü Kaya pistte göründü, etrafta göz gezdirdikten sonra bizim masaya yöneldi. Ben ayağa kalktım. Omuzuma elini bastırdı, kalkma, rahatsız olma, dedi. O anda gözümde o garibandan biri gibiydi. Güçlü, kudretli iken saymak, çıkar peşinde olanlara özgen (özgü) olan Bizans geleneğidir, o bende yok, dedim. Gözleri doldu. "Ben de zaten Bizans diye bir eser yazmayı tasarlıyorum" dedi.

Madam Hayri üzüntüsünü belirten bazı sözler söyledi. Bunun üzerine Şükrü Kaya, "Benim aleyhimde birçok şeyler söylenmiş, uydurulmuş. Politikadaki rakiplerimin, beni çekememiş olanların uydurmaları bütün bu benim aleyhimde söylenen şeyler. Şimdi öğreniyorum bunları. Bir kez ben hiç kimsenin kızına, karısına musallat olmadım. Kadın âlemiyle entim ilişkilerim normal kurallar dışında asla olmamıştır ama gel de anlat" demişti.

İyi hoş ama bir insanın adı kötüye çıkmayagörsün. Ondan sonra ağzıyla kuş tutsa para etmez. Kaldı ki sen de uslu oturmadın. Hakkındaki söylentileri teyid eden davranışların sonu gelmedi.

GAZETECİ HİKMET TUNA'NIN YAYINLANMAMIŞ ANILARI -5




HİTLER'E KARŞI SAVUNMA

Hitler ordularını Balkanlara sürmüştü. Bizim savunma dizimiz ileride Bulgaristan sınırına paralel bir durumda. Savunma gücümüzün Avrupa bölümündeki bütün ağırlığı buradaydı.

Genelkurmayın çelik kasalarında saklanan burayla ilgili aksiyon planları Almanların "yıldırım" düzen ve hareketleri karşısında değer ve anlamını kaybetmişti. Alman tank sürüleri peşlerindeki motorize binmiş kuvvetleriyle birkaç saatte, bilemedin bir günde Akdeniz'e, Dedeağaç'a inecekler, bir gün içinde de Marmara kıyısından Istanbul'a geleceklerdi. Avrupa'daki ordumuz tümüyle savaş dışı bir "hiç" olacaktı. Onun hiçliği ile Türkiye "mihver" devletlerinin bir uydusu olacak, bununla da kalmayacaktı, belki de Boğazlar ve memleketin stratejik büyük önemi yüzünden iki tarafın savaştığı geniş bir çarpışma alanı durumuna girecekti.

Bu felaket ihtimali gün geçtikçe hızla üzerimize yürüyordu ama, bunu görmek, anlamak istemeyen, kasadaki planda ısrarla inat eden bir genelkurmay başkanı vardı. Başta Cumhurbaşkanı, cephelerde pişmiş, çifte kavrulmuş bir kurmay subayı olan Inönü olmak üzere tehlikeyi bütün korkunçluğu ile gören kurmay komutanlar başkana meram anlatıp söz geçiremiyorlardı. Nihayet bir gün "iyi saatte olsunlar"ın etkisiyle inadını bırakan genelkurmay başkanı, gereken emri verdi. Avrupa'daki kuvvetler komutanı zarfı açtı: Ordu var hızıyla geriye, Çatalca hattına çekilecek, Meriç üzerindeki demiryolu köprüsü dinamitle havaya uçurulacaktı.

Emir yerine getirildi. Ordumuz var hızından kat kat üstün bir hızla Çatalca'ya çekildi. Ordu kurtulmuştu. Ondan sonra Hitler'in tanklarını durduracak (!) olan "Çatalca tahkimatı" ya da "Çakmak" savunma tertipleriyle boydan boya beton kazıklar dikilmeye başlandı. Çok şükür bu kazıklara savunmamızı dayatmaya ihtiyaç duyulmadı. Yoksa halimiz tarif edilemeyecek bir facia örneği olurdu.

İkinci Dünya Savaşında birincisindeki gibi dondurulmuş, sabit cephe kalmamıştı. Almanlar Birinci Dünya Savaşında kendi aleyhlerindeki kesin sonuçta, son anlarda ortaya çıkan Ingiliz tanklarını kendi teknik ilerilikleri ile mükemmelleştirmiş, bu silahı ve moorlaştırdığı (=arttırdığı!) ordularını o tarihe kadar Avrupa ordularında görülmemiş bir dalıcı, yarıcı bir hızlı hareket savaşı ortaya çıkarmıştı. Bu sürpriz Fransa, Ingiltere, Sovyet ordularını gafil avlayan bir baskın olmuştu. Klasik savunma cephesi diye bir şey kalmamıştı. Kümeleşen ordu kuvvetleri siperlerde yerleşip barınmıyordu; oynaktı bu kuvvetler.

Birinci Dünya Savaşı'nda bir savaş alanı durumuna giren Fransa, bu savaştaki acı tecrübeden sonra Almanya sınırına paralel boydan boya "Çin Seddi" gibi, ama yerin dibine altmış metre inen betonarme bir yeraltı seddi çekmişti. Maginot'ydu bu seddin adı. Milyarlara mal olan bu seddi Almanlar Sedan yakınında bir yerinden deldi. Bu delikten Almanlar tank sürülerini, arkasından motorlaştırılmış ordularını Fransa'ya soktu. Maginot'yu arkasından çevirdi ve onu tasarlanan hizmeti, belbağlanan savunmayı yapamaz hale getirdi.

Biz ise Almanların "Blitzkrieg", Yıldırım Savaşı adını verdiği ve gösterdiği çok hızlı hareketli savaşı, tankların cephe savunması diye bir şey tanımadığını, tıpkı eski Cengizlerin, Timurların bindirilmiş orduları gibi durmadan yer değiştirerek, önden, arkadan, her yandan saldırdığını göremiyor, gelip derme çatma beton kazıklara dayanan dondurulmuş bir cephede ele avuca sığmayan tank sürülerini, çok hızlı yer değiştiren moorlaştırılmış kuvvetlerini durdurmayı -belki de çaresizlik, her bakımdan yoksulluk yüzünden- sağlayacağımızı sanıyorduk.

Bu hava ve anlayış içinde, Çatalca'da düşmanı durdurmayı, bu dondurulmuş cephe ile İstanbul'u, hatta memleketi düşman istilasından kurtarmayı tasarladığımız o günlerde şehrin, yani Istanbul'un boşaltılması, böylelikle savunma yükünün hafifletilmesi düşünülüyordu. İstanbul'un boşaltılması, şehir halkının Avrupa'dan karşı yakaya, Anadolu'ya taşınıp göç etmesi demekti. Buna aniden karar verilip işe girişilince bu nasıl tatbik edilecek, ne biçimde gerçekleştirilecekti. Böyle bir ana baba gününde siniri bozulan, şaşkına dönen halk, özellikle bizim halkımız söz dinler, sıraya, düzene girer miydi?!

Bu işi genelkurmay, Münakalat Bakanlığına yüklemişti. Bu bakanlığın başında yeni bakan, eski kurmay binbaşı Cevdet Kerim Incedayı vardı. Şehrin savunmasıyla ilgililer dışındaki halkın Istanbul'un karşı yakasına çabuk taşınması çok önemli bir rol oynuyordu. Bu tedbirlerin alındığı, ya da düşünüldüğü günlerde bir akşam, Kütahya Milletvekili Naşit Hakkı Uluğ'un Ankara'daki evinde Bakan Incedayı'yı olup bitenler hakkında dinlemek fırsatını bulmuştuk. Incedayı'da o akşam büyük bir iş başarmış bir insan hali vardı. Sevinçe bize içini dökmeye başladı:

"İstanbul'un gerekince boşaltılması problemi beni çok düşündürüyor, günlerdir buna bir çözüm yolu arıyor, bulamıyordum. En sonra problemi çözdüm. Önceki gün İstanbul'da bunun tatbikatını yaptık. Boğazın en dar yerinden bir yakadan karşı yakaya bir halat gerdik. Sandallara, kayıklara binip karşıya geçecek olanlar halata asılıp çekecekler, bu suretle ilerleyerek karşı kıyıya erişecekler. Bir de dönüş halatı olacak. Bunun çok pratik bir çözüm yolu olduğunu tatbikatla gördük, bu problemi de bu suretle hal etmiş olduk.

Pasif korunma işi de yine bizim imkanlarımıza göre pratik bir biçimde hal olunmuş sayılır. Bu da Selim Sarper'in aklına gelen bir çözümdür. Bizde, özellikle Istanbul cihetinde evlerin çoğu ahşap olduğu için, bunların çoğunda bodrum yoktur. Onun için bu gibileri sığınak olarak kullanılamaz. Mahalle aralarındaki sokaklarda sığınak olabilecek çukurlar kazmak, trafiği büsbütün berbat bir duruma sokacak. Iyisi, İstanbul'un daracık sokakları, hava akınları alarmlarında halkın barınağı görevini yapabilecektir. Doğrudan doğruya bomba isabet etmediği taktirde, karşılıklı sıra evler bu sokakların yanlarına düşen bombalardan burada barınacak halkı korumuş olacaktır. Şimdiki halde elimizden başka bir şey gelmiyor. Büyük sığınaklar yapacak teknik imkanlarımız ne de çimento ve beton demiri var. Onun için böyle pratik çarelere başvuruyoruz.

Gazetelerde tedbirler alındı, alınıyor denerek halkın rahat bir nefes alması, ona güven sağlanması işte bu tedbirlere bağlanmış oluyordu.

Cumhuriyetin ellinci yılında "Boğaz Köprüsü"ne bakarak İkinci Dünya Savaşında alınan şehri boşaltma tedbirleri, halkın Anadolu yakasına geçişi, hele bu köprünün açılış töreninde halkın ne düzene, ne inzibata aldırış etmeyerek köprüye hücum etmesi, bu yığılma üzerine neye uğradığını şaşıran köprünün gazaba gelip tiril tiril titremeğe, elektrik lambalarının direkleri sallanmağa başladığını duyunca, barış zamanında bile nizam, intizam bilmek istemeyen, disiplinle bağdaşamamış olan bu halkın, savaş halinde, hele düşman tehdidi altında bulunan bir şehirde boğazdan halata asılarak, bir yakadan karşı yakaya geçiş faciasını gözümün önüne getirdim, tüylerim ürperdi.

Bütün bir dünya savaş süresince Berlin'de hemen hemen geceli gündüzlü bombardımanları yaşamış, insan canavarlığının korkunçluğunu görmüş, duymuş bir kimse olarak İstanbul'un, dolayısıyla memleketimizin savaş dışı kalmasıyla tarihin belki de en büyük trajedilerinden birini yaşamış olmaktan kurtulduğu kanısındayım. Geçmiş olsun memleketimize temennisi en çok hak edilmiş, yerinde bir temennimdir.    
 

DÖRTTE BİR AYDIN

Bu dünyada binlerce, onbinlerce yıldan beri söylenmedik laf, söylenmedik düşünce kalmadı. Bu söylenen şeyler, tadını yeni tadanlarca Çin mutfağında raslanmış yepyeni bir aş gibi halkın önüne sunulmakta, bunu kimi yeni bir buluş, bilgili insan geçinme yolunu tutmuş olanlar da toplumda seçkin kişi rolünü oynamaktadır. Bunların tutumu, rengi ve boyası değiştirilerek satışa "yeni" diye eski otomobilleri satan açıkgözlerden farksızdır.

Kullanıla kullanıla eskimiş, pörsümüş laflar, düşünüşlerle değeri kalmamış doktrinleri stil değişikliğiyle yeni diye piyasaya sürmeğe, laf ve olup bitenlerden haberi olmayan halk yığınlarını aldatmakla geçimlerini sağlamaktadırlar.

Bizim dörtte bir aydın, dörtte üç yarım yamalak bilgi karışı "Konglomerat (=yığışma) gençler" tipi şehirler kalabalığı ile çoğunluğuyla dünyamızı öküz boynuzu sivrisinde, ucunda duran bir tepsi sananların yığınları tez - antitez - sentez'den ne anlar, anlasa neye yorar, tarihle bugünümüze gelmiş olan "materializm"in bir mide işi, dialektiğin bir fikir hareketi olduğunu öğrenmiş, bilmiş olsa hangi sosyal probleme çözüm, "sosyal adalet"in gerçekleşmesine çare bulur?

Bu problemler bizde, rakı masasında bilgiçlik taslayarak yırtınan, çırpınan, kavga eden, sövüşüp tokatlaşan sonra öpüşen "allame" akşamcı tiplere çene idmanına, çene yarışmasına yarar. Ondan sonra ya bir dergide ya bir gazetecikte yazı malzemesi diye kullanılır. Bu malzemeden meydana çıkan bir karış boyunda ya da uzunca boylu "yazı"nın da ömrü yarım saatlik ya da en çok bir günlük olur.


KEFEN

Bizim Dışişleri görevlileri arasında "kefeni yırtmak" diye yalnız bu bakanlık mensuplarının söyledikleri ve yalnız kendilerinin bildiği, anladığı bir söz vardır. "Kefen" bu kariyerde minister payesini almak, elçi payesine erişmek ve memleket dışına elçi olarak çıkmak ve bu suretle elçiliğe henüz erişmemiş ve dört yılda bir memlekete dönmek ve en azından iki yıl bekledikten sonra tekrar yabancı memlekete çıkmak kaydının zorunluğundan kurtulmak, yaş haddi doluncaya kadar memleket dışında kalmak şansına kavuşmaktır.
Onun için bu kariyerde memleket dışına çıkan genç diplomatların hemen hepsi, özellikle bunların hanımlarının "ah şu kefeni bir yırtsak" dileği dillerinden düşmez. Bu kariyerin elçiler kadrosuna erişmek mutluluğuna kavuşmuş olanlar, memlekete çağrılmayı bir felaket telakki ederler. Çünkü elçilik ve hele şimdi hemen tekmil dış temsilcilikler, büyükelçiliğe yükseltildikten sonra, dışardaki temsilcilik saltanatı yanında hükümet merkezindeki en itibarlı koltuğu ve payeyi tiksinti ile karşılarlar.

Devletimiz dış temsilcilerine, görevlendirildikleri memleketlerin en üst seviyedeki refahını kendilerine sağlayacak dolgun bir aylık vermektedir. Bu dolgun aylığı onlara memleketimiz sırf devlet ve milletimizin şeref ve itibarıyla mütenasip bir şekilde davranmalarını sağlamak, kendi yabancı meslekdaşlarından aşağı kalmamak için vermektedir. Ama uzun yıllar içinde içim yanarak gördüm ki, temsilcilerimizin büyük çoğunluğu, para biriktirmek için hasisliği çingeneliğe kadar ileri götürmekte, meslekdaşlarını kabul ettikleri özel davetlerine, ancak devletimizin Cumhuriyet Bayramını kutlamak için verdiği ödenekle ve bu münasebetle tertiplenen kabul merasimlerinde ve bu vesile ile yaptıkları davetlerle cevap vermekte, görevlerinin gerektirdiği yabancı meslekdaşlararası karşılıklı davetlerde borçlarını devlet parasından ödemiş olmaktadırlar.

Bunların arasında hem insan hem de kariyer bakımından haysiyetsizliğe işi dökenler bir hayli çoktur. Bazıları bir anda servete kavuşmak hırsıyla memleketimizin şerefini lekelemekten çekinmemişlerdir. Tipik birkaç örnek vermekle yetineceğim: Ispanya iç harbinde elçiliğimize sığınmış olan asilzadelerin sayısı epey büyümüştü. Hükümetimiz elçiliğimize sığınan bu aileleri Madrit'ten başında Türk Bayrağı ile elçilik otomobili olan bir otomobil konvoyu ile Barcelona limanına getirip oradan vapura bindirmeyi ve bunları Italya'ya getirmeyi organize etmişti. Bu konvoy işiyle görevlendirilen elçilik katiplerinden biri, bu yolculuğa katılanların, her ihtimale karşı bir tedbir olmak üzere kendisine verdikleri mücevherleri, kiminin de paralarını, o ana baba günlerinde bu felaketzedelere geri vermeyi aklından çıkarmış. Vapura binen Ispanyollar kurtulmuş olmak sevinci içinde dünyalıklarını katibimizin getirip vermesini beklerken vapur limandan ayrılmış. Fakat katip, içinde mücevherlerin bulunduğu çanta ile rıhtımda kalmış.

Ispanyollar, Italya'da karaya çıkınca Madrit elçiliğimize mücevherlerini hatırlatmışlar. Elçi mücevherleri çantaya dolduran katibe, bize sığınmış olan Ispanyolların emanetlerini istediklerini söyleyince, böyle bir şeyden haberi olmadığını söylemiş. Emanet sahipleri Dışişleri Bakanlığımızın da kapısını çalmayı, olup bitenleri anlatmayı ihmal etmemişler. Katip inkarda sebat kıldı, merkeze alındı, sonra bakanlıktan uzaklaştırıldı. Ispanyol felaketzedelerinin mücevherleri gitti gider oldu, sonra toz oldu, arkasından apartman çift çubuk oldu. 

İkinci Dünya Harbi günlerinde Ankara'da büyükelçi olan Ispanyol diplomatı, harpten sonra Stockholm'da memleketini temsil ediyordu. Bu elçinin bir akşam yemeğinde, Madrit - Barcelona konvoyuna katılmış olan bir Ispanyol asilzadesiyle karşılaştım. Canlarını kurtarmış olduğunu söyleyerek memleketimizi minnet ve şükranla anan bu zat, mücevherler olayını şakaya boğarak "hokus - pokus" diye kahkaha ile gülüyordu.

BİZİM GANDİ

Parlamento çevrelerinde Tevfik Rüştü Aras'ın adı "Gandi" idi. Bizim Gandi geldi, bizim Gandi gitti, Gandi aşağı Gandi yukarı... Yakışıklı delikanlıdır vesselâm diye mebuslar özel toplantılarda kahkahayı basarlardı. Bu bakan da gençliğinde, delikanlılığında çehre çirkinliği, fukarası olması yüzünden kadınların en bayağısından iltifat görmemiş olmalı ki, cumhuriyet rejiminde önemli postlara kavuştuktan, hatta bakan olduktan sonra ele avuca sığmaz, saldırgan bir çapkın olmuştu.

Ankara'da 1926 - 27 yıllarında, Çankırı Caddesi'nin yan sokaklarında sözümona dansingli barlar açılmağa başlamıştı. Bunlardan biri bir ahırdan bozma bir yerdi. Ahırın tabanına tahta döşeme yapılmış, bu döşemenin bir yanı dans pisti, bir yanı da renkli patiska basmalardan yapılmış paravanalarla çevrili "separe"ler vardı. Konsomatrisler alelacele İstanbul'dan, Sirkeci semtinin akşam piyasasındaki trotöz dilberleriydi. Gençlerin "apaş barı" adını verdikleri bu sözde gece kulübünde bir akşam paravana separesinde şampanyaların pat pat açıldığı dikkatimi çekti. Merak ve tecessüs zorladı beni. Paravananın üstünden bakınca, bu hovardanın Dışişleri Bakanı Aras, şampanyayı açtıranın da, çiçek bozuğu Sirkeci dilberlerinden Yahudi kızı Ester olduğunu gördüm.

Bu bakanın Hacı Bayram Camii avlusu arkasında, basık tavanlı iki odalı eski bir Ankara evini, bakanlık hizmetçisi bir kadına tutmuş, orasını garsoniyer olarak kullanıyordu. Dışişleri ambarlarından (alınmış...) eski, uzun, kocaman Hereke işi pembe perdeler, tavandan yere sarkan kısmı ile yer halısı oluyordu. (devamında, eski yazıya geçilmeden önce şu not var: 1 Jül Fresko, 2. Leon Fresko, 3. Jak Basat, 5. Kemal Nasi, 6. İbrahim Beyzade Lütfi Bey, 4 Temmuz 1929'de Ankara'nın emrile İstanbul'da tevkif edildiler.)


SATILIK PASAPORT

Ikinci Dünya Harbinde nazilerin işgal ettikleri memleketlerin birinde, bu gibi yerlerin hepsinde olduğu gibi, Yahudiler başlarına gelecek olanı örneklerden bildikleri için tahmin edilemeyecek bir paniğe uğramışlardı. Bu memlekette o günlerde başkonsolos bulunan bir diplomatımız, konsoloslukta "mahalli katiplik" görevlisi bir yerli ile hemen tezgahı kurmuş, kollarını sıvayarak dolgun fiyatlarla Yahudilere Türk pasaportu hazırlamakla kalmamış bir de bunları otomobiline yükleyerek bulunduğu memleketin sınırından İsviçre'ye sokmuştur.

Haftada birkaç sefer olmak üzere bu iş epey uzun sürmüş, foya meydana çıkınca da konsolos cenapları Ankara'ya dönmüş, daha doğrusu bakanlıkça döndürülmüştür. Bakanlıkta bu skandala da gıpta edenler az değildi. Netekim satılan Türk pasaportlarının parasıyla bu bezirgan diplomat şimdi rantiye olarak ömrünü tüketmektedir.
Ikinci Dünya Harbinde Almanlar, Fransa'nın bir kısmını işgal ettikten sonra Marsilya'ya başkonsolos olarak gelen, önce aktörlüğe hevesli, sonra antik dram heveslisi bir diplomatımız da Fransa'nın güneyine kaçmış, aslında İstanbul'dan gelme olan paralı bir Yahudi ile dostluk kurmuş, onunla bazı işler çevirmiş. Fakat günün birinde Almanların, Fransa'nın güneyine sarkmaları ihtimali kuvvetlenince, yaşlı bir adam olan Yahudi, canı gibi sevdiği ve sakladığı kırk bin dolarını "dramaturg" diplomat başkonsolosa getirip makam kasasında saklanmak üzere vermiş. (Bir başka yerde "Ezineli Dramaturg" diye bir not da var)

Günün birinde Amerikan ve İngiliz orduları 1944 Haziranında Fransa'ya ayak basınca Almanlar çekilmek zorunda kalmış ve Yahudi için de Nazi tehlikesi kalmayınca, ortalıktan çekilmiş olan Yahudi, dolarlar için konsolosluğa başvurunca, dolarlar "verdimdi - aldımdı" trajedisine çevrilmiş, zavallı Yahudi borçlu çıkmamak için alacaktan vazgeçmiş. Durumu yakından bilen kançılara pay verilmek suretiyle olay örtbas edilmişti.
Harp bittikten bir süre sonra liyakati yüzünden elçiliğe yükseltilen bu zatı şerif İsveç'e atanmış, bu arada Amerikan elçiliğine resmen başvurarak savaş yüzünden Türk elçiliğinin kasasında kalmış, piyasadan çekilmiş bulunan bu eski kupür dolarların yenilerle değiştirilmesini rica etmişti. Amerikan elçiliği Türk elçisinin isteğini yerine getirmişti.

Bu diplomat da kızağa çekilince Yahudinin dolarlarını mülke çevirivermişti. Günün birinde bu cüretli diplomatımız eski Grek - Helen dünyasında ilhamlar almağa başlamış ve bir dramaturg edasına bürünüvermişti. Bu akılla üç bin yıl önceki Helen yaşantısı hayali içinde o âleme kendini vererek üç perde ve bir tabloluk bir trajedi taslağı üzerinde çalışmalara girişmiş ve bu tasarısını Stockholm Devlet Tiyatrosu'na sunmağa karar vermişti. Bu işle de Türk elçiliğinin mahalli katibi Prens Volkonski'yi görevlendirmiş, Stockholm Tiyatrosu'nun intendantına Türk elçisinin hazırlamakta olduğu "trajedi"den söz etmesini, bunun sahneye konulmasına imkan olup olmadığını sormasını tenbih etmişti.
Prens Volkonski, eski bir diplomat, tanınmış bir soydan kişi, hatırı sayılır bir kültüre sahip bir insandı. Elçiliğin tekmil Fransızca yazışmalarını o sağlardı. Hasılı formasyonu mükemmeldi.

Elçimizin tasarısını havsalası almayan Volkonski, "Söz aramızda, ekselansın akıl dengesi sakın bozulmuş olmasın?!" diyordu. Emir kulu idi. Stockholm Devlet Tiyatrosu'nun intendantlığına elçinin tasarısı telefonla bildirildi. İsveçliler "repertuarımız birkaç yıl için doludur!" diyerek kesip attılar. Türk elçisinin trajedisini fazlasıyla komik buldular. 

GAZETECİ HİKMET TUNA'NIN YAYINLANMAMIŞ ANILARI -6




SUYU YIKATAN ADAM

Abdülhak Şinasi ile 1933'de bir akşam Ankara Palas'ın paviyonunda İnönü'nün kardeşi Hayri aracılığıyla tanışmış oldu(k). O günlerde Evkaf apartmanında bir dairede ikamet ediyordum. O da aynı apartmanda başka bir dairede oturuyor. Geceleri çoğu defa onu tek başına karanlıkta bir aşağı bir yukarı dolaşırken görür, bu hali acaibime giderdi. Kimdir, neyin nesidir bilmezdim. Yalnız, Dışişleri Bakanlığı'nda bir kurulda ya mütercim ya da sekreter olarak ücretle çalışan bir kimse olduğunu arkadaşlardan biri söylemişti.

O sıralarda "Karpiç" Taşhanın altında restoranını açmıştı. Akşamları çoğu zaman orada da yemek yerdim.

Abdülhak Şinasi ile tanıştığımız akşam benimle birlikte yemek için ısrar etti. Karpiç'e geldik. Ismarladığım çorbama, "Aman efendim et suyunda maydanos ne demek, olur mu böyle şey, verin geri götürsünler!" diye müdahale edince dona kaldım. Başıma böylesi ilk defa geliyordu. Yeni tanıştığım bu adam acaba normal bir kimse değil mi, diye bir an düşündüm. Belki şaka, belki bir "muziplik" olması için yapıyor sandım. Arkasından limona da isyan etti. Acaip, tuhaf, ruh hastası olabilir dedim içimden. Ama terbiyesinde bir sakatlık bulunduğuna hükmettim.

Ertesi akşam Ankara Palas paviyonunda yine karşıma çıktı. "Yemekte yine beraberiz, sizi bırakmam!" diye ısrar etti. Bu sefer sırf kötü bir soğukluk olmasını önlemek için çorbadan vazgeçtim. Edebiyattan laf açıldı. Laf Abdülhak Hamid'e geldi. Ben onun neden "muazzam", "azam" diye şairlerin en büyüğü haline sokulduğuna bir türlü akıl erdiremediğimi söyledim. Meğer Abdülhak Şinasi "Şairi Azama" sonsuz ölçüde tutkunmuş. Benim akıl erdiremeyişim onu çileden çıkardı.

Yemekte tahakküm, fikirde tahakküm, olacak şey değildi bu davranışlar benim için. Birkaç gün sonra yine "Bırakmam sizi, beraber yiyeceğiz!" deyince, "Beyefendi siz beni az tanıyorsunuz, benim böyle tahakkümlü ahbaplığa asla tahammülüm yoktur. Ben hiç beklenmedik bir anda insanı fena halde terslerim!" dedim ve derhal aramıza bir tampon koyuverdim.

Abdülhak Şinasi'nin bu acaip halini Suphi Nuri İleri'ye anlattım. Suphi Nuri Bey bunun üzerine onun çok titizliğinden, nezaketinden bahsetti ve şunları anlattı: "Üstad Süleyman Nazif, Abdülhak Şinasi'nin mikrop korkusundan bahsederken şu hikayeyi tekrar eder dururdu:

Bir gün Löbon Pastanesindeydik. Abdülhak Şinasi garsondan bir bardak su istedi. Ben de şaka olsun diye garsona seslenip, beyefendinin suyunu temizce yıkayıp getiriniz, dedim.
Hele Abdülhak Şinasi'nin şairliğinden bahseden üstad Nazif yine şaka olsun diye, "Şinasi Bey o kadar naziktir ki Paris'ten geçen Sen nehrine Siz diye hitap eder ve Allah'a da şiirlerinde her vakit sen demeyip siz derdi.

Selim Hüzhet, Şinasi'nin küçük kardeşi idi. 


ÇAĞI YAKALAMAK

Birinci Dünya Savaşı sonunda müttefikleriyle birlikte yenilgiye uğrayan Osmanlı Devleti içinde, Türk Milleti Sevr diktasıyla Beni İsrailliler gibi vatansız bir kalabalık haline gelmeğe mahkum edilmişti.

Türk milletine vatan kurtarmak, Türk milletini zillet ve mezelletten kurtarmak savaşı idi Milli Kurtuluş Savaşı. Mustafa Kemal olmasaydı, dünyanın en büyük imparatorluğunu kurmuş olan Türk milleti cihanı kaplayan o devler devi tarihiyle birlikte yok oluyordu, biz bugün yoktuk.

Kurtuluş Savaşını kazandıktan sonra milletler tupluluğunda uygar millete yakışan yere ulaşmak var olmamızın baş gayesiydi. Bunun için de kendi kendimize yetecek bir üretim teknik ve mekanizmasını buna gerekli kadrosuyla meydana getirmek zorunluğu vardı.

Buna bilgi, buna kendilerine güvenilir eleman, davayı anlayan, benimseyen, metod ve disiplinle çalışmasını kendine sindirmiş olan insan, Türk lazımdı.

Kadro, bilgili insanlar kadrosunu kurmak hemen hemen mümkün değildi o günlerde. Ne politikacı diye tanınmış olanlar içinde, ne devlet kadrolarında ekonomi, sosyoloji, teknoloji, fabrika ve fabrikasyon üzerinde durmuş, düşünmüş, bunlarla ilgili bilimlerle cihazlanmış kimse vardı. Ne endüstriyi, ne endüstrileşmeyi bilen, anlayan, hakkıyla kavrayan, hasılı bu konularda otorite olabilecek, yol gösterecek Türkümüz vardı.

Oysa millet olarak tam kurtuluş yoluna girmek, kurtulmuş olmak ancak ve ancak uygar milletlerin çağına ve çapına onlar gibi bilim ve teknolojiyle cihazlanarak onlara adım uydurmakla kabildi. Bu ise tam olarak her alanda çağdaş anlayışla yetişmiş, bilgilenmiş kadroyla sağlanabilirdi. Bunun dışında kalkınma ve kurtuluş için her deneme, her heveslenme taşsız yeldeğirmenini andırırdı. Netekim birçok yıllarımız böyle bir yeldeğirmeni çalışması içinde heba olup gitti. Didindik durduk. (Kırmızıyla sonradan bir cümle eklenmiş =) Dışardan bir sürü uzman getirildi, çoğu işe yaramaz çıktı.

Hükümetleri kuranlarımızın hiçbiri modern çağ düşünme tarzı, bilgisiyle dolgulu değildi. İstisnasız olarak hepsi ve her biri derme - çatma, kulaktan dolma sözüm ona bilgilerle mükemmel birer diletant (amatör, sanat düşkünü, derinliksiz) idi. Parlamentoyu devre devre dolduranların çoğu ya "darulfünun" hukukçusu, mecellecisi, mesleğinde başarılı olamamış avukatlar, ya medrese teologu ya askerlikte yıpranmış emekli subaylar, ya da "özel tahsil" allamesi kimselerdi. Ama hepsi de kendine göre"iyi niyet sahibi" idi. İyi niyet sahibi olmak ta bir meziyyetti (kırmızıyla sonradan devam) ama çağımıza gereken bilgi olmadıkça, iyi niyet yavan bir fazilet olmaktan başka bir şey değildi.

Zamanı değerlendiremiyorduk. Zaman, özellikle bizim için zaman zerresi bile, heba edilmemesi gereken hayati önemi en ön sırada olan bir varlık unsuruydu. Onu değerlendirmeye yeter bilgimiz, anlayışımız, gücümüz olmadığından o canım zaman, yıllar yılı önümüzden akıp gitti. Oysa telafisi asla kabil olmayan, değerlendirilmeden geçip giden "zaman"dır (kırmızıyla sonradan devam) ki gitti gider. Gelen, durmadan gelen zaman, değerlendirilmeden giden zaman asla değildir. Bunu anlamamışızdır. Bunu yalnız halk değil, devlet adamlarımız da anlamamıştır: Değerlendirmesini bilmediğimiz "yitirilmiş" zamanı "telafi" edemediğimizden, zamanı değerlendirmesini bilen batılılar arayı açmışlar, açtıkça açmışlar, biz geri kalmışızdır. Onların durmaları, bizi beklemeleri ile ancak onlara erişebiliriz. Yoksa ileriye erişince onları orada bulamayacağız, bizim zamanı değerlendirdiğimiz sürede onlar da değerlendirecek daha ileriye atılım yapmış olacaklardır. Nitekim öyle olmaktadır.  


"IŞ VAR MI?"

Dışişleri Bakanlığı'nın dışarıda görevlendirilen sekreterler ya da konsolosluk işleri memurları, birbirleri ile mektuplaşmalarında arasıra "iş var mı" diye soruverirler. Bu bir yoklama, bizimkilere mahsus bir sondajdır. Bunu bilmeyen, işlerin farkında olmamış ya da olamamış olan bir "acemi" ya da toy, sorulan şeyin, elçiliğin günlük olağan işleri sanır, "işimiz pek o kadar çok değil" ya da "işimiz çok, nefes alamıyoruz," der. Arkadaşından bu cevabı alan, kahkaha ile güler. Ikinci mektubunda, yahu ben sana elçiliğin işlerini sormuyorum, döviz - altın işi gibilerden iş var mı, iş oluyor mu, diye sordum, der. (*)

Gerek Ikinci Dünya Savaşı sırasında, gerek savaş bitip barışa geçildiği günlerde diplomatlar, İsviçre'den döviz karşılığı altın alıp Fransa'ya getiriyor, Fransa'da altını büyük kârla dövize çevirip İsviçre'ye yeni bir parti altın için dönüyorlardı. Kısacası İsviçre ile Fransa, Almanya, İskandinavya, Hollanda, Belçika arasında mekik dokuyorlardı. Bizimkiler de bu alanda büyük bir çalışkanlık gösterdiler. Hatta en ön safta yer aldılar. Birçokları Almanya gibi sigara, kahve, viski, konyak cinsinden şeyleri tükenmiş olan memleketlerde diplomatlar kendilerine tanınmış imtiyaz imkanlardan fazlasıyla, servet denecek ölçüde çıkar sağladılar.

İsveç'te alkollü içkiler devlet tekelindedir. Halkın yerli içkisi olan 40 derecelik akvavit konyak, viski türünden içkilerin tüketimi sınırlı idi. Erkeklere ayda iki litre, kadınlara bir litre içki yıllık karne ile verilirdi. Lokantalarda yemeklerde en çok yedibuçuk santilitre içki verilirdi; lokantalarda şarap sınırlanmamıştı, fakat şarap dışardan getirildiği için halka çok pahalı oluyordu. Bu sınırlama, içkiye çok düşkün olan İsveçlileri karaborsada yüksek fiyatla içki sağlamak zorunda bırakıyordu.

(*) "Iş var mı" milletlerarası dilde "contrebande" diye adlandırılan ve bir memlekette yasaklanmış işlere, o memleketin kanunlarına karşı ticaret yapmak işi soruluyor. "C.D." Contrebandier Diplomatique diye  nam verilmişti.


VİDALI YAPRAK

Yazının başlığındaki yaprak vidalanalı yirmi küsur yıl oluyor. Ankara'da o zamana kadar başarabildiğimiz en büyük yapı eseri, kasırgaların Eskişehir ovalarından kaldırıp Ankara'ya sürdüğü toz yığınlarını önlemek maksadıyla, istasyondan Dışişleri Bakanlığı'na kadar çektiğimiz "Haydarbey duvarı" idi.

Bir başkent yeniden kuruyorduk, fakat şehircilik bilgimiz olmadığından, işi nereden tutup hangi tarafından ona başlayacağımızı bilmiyorduk, yapacağımızı şaşırmıştık. Bu şaşkınlık günlerinin çılgın fikirlerini sağduyu az çok kontrolü altına alıncaya kadar epeyi geçti ve Ankara, Ankara oluncaya kadar ne kazalar atlatmadı. Günün ruh haleti gerektirdiği için olacak, göze yüksek görünsün diye, bazıları fikirlerini yukarlarda dolaştırıyorlardı. Hiç unutmam, bir gün İstanbul Şehireminlerinden bir zat (Operatör Emin Bey) Ankara'nın imar işi görüşüldüğü bir mecliste "Ben buranın şehremini olsaydım, Ankara Kalesi'yle karşısındaki tepe arasına bir köprü kurardım" diyordu.

Bir şehremini de (Asaf Bey) yetmiş yıl önce bir Avrupa sergisinde teşhir edilmiş, sonra Aachen şehrinde bir meydanda havuzun ortasına konmuş olan madenden dökülmüş bir şadırvan kopyesini Almanya'dan getirtip, Çankaya yolundaki mısır tarlaları ortasına yaptırdığı bir havuza dikmişti. Suyu olmadığından, havuzun içindeki çöplükte tavuklarla kargalar eşeleniyor, şadırvanın tepesinde de leylekler yuva kurmaya çalışıyordu.
İşte bu biçim örnekler vermeye başlayan bir görüş ve anlayış kargaşalığından şehri kurtarmak için Ankara imar planı kanunlaşmış ve uygulanmaya geçilmişti. Ancak, bir yandan şehircilik hakkındaki bilgi kıtlığı, öte yandan imar planını arsa ve tarlalarının yerine, enine ve boyuna göre ölçüp değerlendirenlerin özel çıkarları ikide bir planın karşısına dikiliyordu.

Bu patırtıda, gazi paşanın "abidei irtişa" demesi üzerine, kuruluşu dikkati çok çekmiş olan ve imar planına uyması istenen bir köşebaşı yapısının sahibi yüzünden, (Bu zat parlamento bütçe komisyonu başkanı idi), imar bütçesi az kalsın güme gidiyor ve imar planı da nerede ise projeler, raporlar panteonunu boyluyordu.

O sıralarda planın teferruatiyle ilgili bazı prensip sorunlarından ötürü profesör Jansen'in canının sıkıldığı bir gündü. "Anlaşma zorluğu iki ayrı âlemin görüş ayrılığından ileri geliyor. Ben burada bir parkta dolaşırken, bunu gözümle gördüm" demişti.

Bir gün bu parka profesörle birlikte gittik. "Şu hale bakınız" dedi, "Bu zihniyet burada ağır bastıkça, 'modern'i ölçmekte, ona değer vermekte anlaşmak güçleşecektir. Onun için zorluklara şaşmamak gerekiyor."

Parkta, sanatkar ve imarcı profesörün dikkatini çekmiş ve onu uyarmış olan şey, koşar durumda çıplak bir çocuğun tunçtan yapılmış statüsü idi: Batı görüşlü ya da batılı bir sanatkarın memleketimiz dışında yaptığına şüphe olmayan bu tunç esere, bize geldikten sonra, göbek altından aşağısına, önüne, Ankara tenekecilerine yaptırılmış olan çinko ya da teneke bir yaprak vidalanmıştı. Bu statüye vidalanan yaprağı gördükten sonra, profesörün kavrayamadığı sorun, sanat eserlerine bakan gözlere hükmeden telkinin teneke yaprakla bu tunç dökmesi çocuğun önünü örtmüş, kuyruk sokumundan aşağısını açık bırakmış olması idi. "Don neden giydirmemişler acaba?!" diyerek profesör Jansen şaşıyordu.

Bu yaprak "doğu" ile "batı"nın çirkin ve güzel hakkındaki anlayış ve görüş farkını belli eden alametlerden bir tanesi idi. O statü bizdekilerce yapraksız halile çirkindi; batı için ise tenekecilerin vidaladıkları yaprakla çirkinliğin ve çirkin bir anlayışın mükemmel bir anıtı olmuştu. Nitekim bunu gören Avrupalı yabancıların çoğu, onun fotoğraflarını çekip, yalnız sanata değil, yaşayışımızın birçok alanlarına müdahale eden cadı ruhun zorlayışına örnek diye, bu fotoğrafları memleketlerine göndermişlerdi.

Işığa, aydınlığa yavaş yavaş alıştırır gibi, bu statü türünden sanat eserlerine, batı anlayışındaki güzele idrakin gözlerini perde perde alıştırmak için idealinize aykırı tavizlerde bulunmak zorunluğunu duyduğumuzu, hatta birçok güzel düşünceleri içimize gömdüğümüzü, onları, kötü görmekten kıvanç duyan gözlere, dindarlık müraisi taassuba, bunların anası olan cehalete adeta adanmış kurban diye vererek selamete çıkmağa çalıştığımızı profesör düşünemiyordu. Elbette düşünemezdi; çünkü onun âlemi gelişmenin bu safhasını aşalı nice yüzyıllar olmuştu.

Cehalet karanlığından sıyrılıp kurtulmak ve bizim de katılmak için uğraştığımız ilerilik ve aydınlık âlemine geçen bütün milletlerin kaderinde bu kurban faslı var. Bizden önce, en son olaylar oldukça eski, yüzlerce yıl geridedir.

Kimbilir, Milos Venüsü de belki böyle devrimbaşı günlerin birinde yapılmıştır; onu yapan sanatkar, habis ruhun kendisi olan karanlık ucubelerinden önce davranmak zorunda kaldığı için, güzelliğin kollarını kırık yapmış ve kolları kurban etmiştir. Böylece bugün gördüğümüz Venüs'ün geri kalan bütünlüğünü bize kurtarmıştır.
Tenekecilerin yaprağını tunç çocuğa vidalamaya bizi zorlamış olan ruh ve zihniyet, ondan sonra başka tunçlara kilot giydirdi... Ya peştemal diye tuttursaydı?!

Gelecek kuşaklarımız bu teneke yapraklı ve kilot giydirilmiş tunçlara hayretle, ibretle bakarken, aydınlığa çıkıncaya kadar neler çekildiğini, nerelerden geçildiğini daha iyi anlayacaklardır. O zamanı düşününce, Picasso'nun tiplerinde biçimleşen zihniyetler, kavrayışlar gözlerinin önüne gelecek, karnın hizasına sarkmış gözlerle gören, mide ile düşünen, bağırsaklarıyla idrak eden ucubeler görecekler.

Bu ucubeler şimdiki atmosferde çok, hem de pek çok var. Milli varlığımıza sarılıp dolanan, ilerlerken ayağımıza takılan, gözümüzü bağlayan, görüşümüzü tıkayan, vicdanlara fesat karıştıran bu karanlık ucubeleri, yalnız ışığa, aydınlığa dayanamaz, ölür giderler. Onun için devlet temeli olan, "Türk toplumunu" bol ışığa, "Türk toplumu"nu bol aydınlığa çıkarmaktan başka kurtuluş çaresi yoktur. Bu kurtuluşladır ki, hürriyet gerçekleşir.

Dediğim bu ucubeler, aldırış etmeye etmeye zamanla üremiş, doğu atmosferinin meydana gelmesinde büyük bir rol oynamıştır.

Bizans Kiliselerinde, harabe artıklarındaki resim ve mozaiklerdeki insanların biçimlerine, hallerine, onlardaki suratlara bilmem hiç dikkat ettiniz mi? Taban biçimi, balmumu sarısı upuzun suratlar; açlıktan mı, yoksa işkenceden midir nedir, o eriyip akmış suratlarda büyümüş, fırlamış gözler... Yaşantıya küsmüş, doğadan ürkmüş, doğduğuna pişman olmuş tipler.. Taptıkları Meryem Anaya bile bunların arasında bir ukubet. Bizans atmosferinde onları yapan sanatkar, sanki "Ey tanrının kulları, bakın biz ne halde idik? İşte bu biçimde düşünür, böyle görür, böyle anlardık!" demek istemiştir.

"Türk" fethettiği yerlerde korkunç bir atmosfere dalmıştır. Ister papazlık, ister softalık olsun, hepsinin maya ve mahiyeti bir olduğundan, zamanla Hint'in mistiğine bürünmüş olan arabınki Bizansın papazlığı ile çabuk kaynaşmış, karanlık ucubelerini besleyip üretmiş; toplumumuza terbiye demiş girmiş, gelenek demiş sokulmuş; Tanrı buyurdu demiş işine geldiğini uydurmuş; dindarlık mürailiği ile morale fesat karıştırmaya kalkmış; yalanı marifet, riyayı meziyet haline getirmiş, ondan sonra yüzlerce yıl insan zaaflarının türlü yollarından hamuru gençlik, dinçlik ve dinamizm olan Türklük masifini kemirmeğe koyulmuştur. Foyası meydana çıkmasın diye de kullanmadığı hile ve yalan kalmamıştır ki bu yobaz şarlatanlığının en başında, din gerçeğini kendi dilinizden öğrenmeyi günah diye telkin, "olamaz" diye önlemiş olması gelir.

Sanki Tanrı arapmış ve tanrı âleminde yalnız arapça düşünülür, Tanrı meramının derinliklerine arap merdiveninden başka bir şeyle inilip erişilemezmiş gibi, dindarlık makyajıyla arap nasyonalizminin propagandası yapılmıştır, yapılmaktadır.
"Vidalı Yaprak" yaşantımızda kanser gibi dallanmış, işte böyle bir kökü kuruyası cehennem ağacının yaprağıdır. Ondan bahsetmek yirmi küsur yıl geçtikten sonra kısmet oldu. (Ulus, Stockholm, Ekim 1949)