2 Şubat 2012 Perşembe

Beyinsiz aydın kuyuya atlamaya bayılır

İster inan ister inanma, bir kısım “Amerikalı milliyetçi”, ülkelerinin bir kısmını yabancı sermayenin tasallutundan korumak için savaş veriyor:
İsyan ediyorum şeklinde başlayan mektup bana da geldi, mücadalelerine destek olmak bakımından, en az 25 dolar istiyorlar.
Robert Redford’un adıyla gönderilmiş bu protesto mektubunda, Rio Tinto’nun altın çıkarmak için giriştiği proje “gelmiş geçmiş en Allahın belası bir proje” olarak belirtiliyor. 
Yabancı sermayenin, dünyada adam başına yarım ton zehirli atık üreterek, ülkenin en cennet vahşi yaşam alanlarından birini çöplüğe çevireceğine dikkat çekiliyor; özellikle yerel halkın tepkileri dile getiriliyor.
Bakınız aşağıdaki bağlantı.
http://wilderness.org/content/video-pebble-mine-1000-pounds-waste-every-person-planet
Hemen aklıma Türkiye’de olup bitenler geldi.
Derken vahim bir soru:
Halkın istemediği bir felaket projesine onay veren hükümetler kimin hükümetidir ve kime hizmet eder!
Amerika Birleşik Devletleri’nden bahsediyorum; maşalardan, maymuncuklardan değil!..
Ne biçim bir güçtür bu şirketlerin kontrol ettiği ve bu gücü nereden alırlar; korkusuzluklarının gerisinde yatan nedir?
Sanki dünya kirletilmek üzere onlara teslim edilmiş gibi, neye dayanarak bu kadar rahat at oynatabiliyorlar…
Bu arada bizim memleketin yeminli kör baltaları, Atatürk’ün gençliğe hitabesi, andımız vesaire ile oynayarak ne kadar aydın ve liberal olduklarını –acaba kime- göstermeye çalışıyorlar.
İşte pek bayıldığınız “liberalizmin” vardığı yer!
Bu memleketi parça parça edip sonra da çöplük yapmaktan başka projesi olmayanlara verin yolu, verin yolu…
Güzel bir dünya özgür bir yaşam ha!
Kötü niyet dahi değil bunlarınki - kötü niyet biraz zeka gerektirir; salak bunlar –bizimkiler diyemiyorum, çünkü en küçük bir yakınlık hissetmiyorum kime çalıştığı belirsiz bu taifeye.
Süzme salak!
Üstelik bedavaya gidiyorlar…
Gerçekçi olalım:
Ey demokratik bilinci yüksek, açık ufuklu aydın makuleleri, bir şekilde üçün birini aldığınızda çok çok geç olacak!
ABD durduramıyor akışı, nasıl bu kadar kör olabiliyorsunuz!

30 Ocak 2012 Pazartesi

Sıkışmış bir olmayan kuyruk davası

Sıkışmış bir olmayan kuyruk davası
Atatürk’ün gençliğe hitabesi de kaldırılsınmış…
Yani bir fikir olarak ileri sürülebilir.
Fakat Allah için biraz samimi olun.
Siz bu işin neresindesiniz?
Atatürk bir büyük adam, bunun tartışılacak bir yanı yok; üzerinde soluk alıp küfür etme ozgürlüğünü kullandığın bu topraklar, Yozgat dahil, onun dehasıyla vatan kimliğini korumuş. Herhangi bir gavurun sömürgesi veya kontrolü altında azınlıktan biri değilsen, bunu ona borçlusun.
Bunu idrak edemeyene nankör derler. Atatürk’ün nankörlere hitaben yaptığı bir konuşma yok.
Atatürk güvendiği gençliğe yapmış bu konuşmayı; ben onlardan değilim diyorsan, keyfin bilir, istediğin şemsiyenin altında bağır çağır…
Bu yolda hangi emirlere uydun da yoruldun; bu emirlere uyarak hangi canım emeklerini zayi ettin?.. Bu emirler hayat yolunda senin hangi bulunmaz zenginliğini eritti bitirdi?.. Hangi mahvolmuşluğun birikimiyle şikayet ediyorsun?
Belki aynı yaşlardayız veya gençsin benden; bunca yıl ben zerre kadar zararını görmedim Atatürk’ün gençliğe hitabının. Ne ırk ayırdım, ne millet, ne inanç, ne siyasi görüş ne komşularla savaşı arzuladım ne de mazlumun acısına sırtımı döndüm, ne şu ne bu… Insanı hep başımın üstünde tuttum. Atatürk buna hiçbir zaman engel olmadı; sen hangi tecrübelerden geçtin ki, inatla karşına Atatürk çıkıyor? Ne yapmana engel Atatürk? Hangi iyi bir şeyi yapmak istedin de Atatürk’ün gençliğe hitabı karşına çıkıp “dur” dedi?
Bu etkiyle uğraşırken biraz düşün –ve aynaya bak, faydası olur, ben diye başla, birşeyler söyle- hangi dünya şahanesi çiçeklerinin açılmasını engelledi o hitabe Mustafa…
Kimin adına konuşuyorsun?
Kim eğitti seni Mustafa?
Bir entellektüel olarak, burnumu sokmak için üzerime vazife olmasını beklemem bir şeyin, diyorsan; niye uyudun şimdiye kadar? Hitabe 80 küsur senedir orada Mustafa…
O çok yukardan baktığın yer senin kafa göz hizan değil; bindiğin geminin yakaladığı yükselen dalga Mustafa. Gemi hep orada kalmaz Mustafa. Deniz, kaptanı da takmaz, seni de takmaz Mustafa. Geminin battığı dahi olur Mustafa.
Zavallılık anadan doğma değildir, fakat sonradan olmadır Mustafa.
Okumak cehaleti giderir Mustafa…

19 Ocak 2012 Perşembe

İsmet Arasan’ın Zelenika’sından

Salınarak akıp gidiyor, oynaşan renklerle yüklü bir hava, göz hizasında, tee uzakta, pırıl pırıl, sonsuz gökyüzü, bir sıcaklık; gıptayla el salladım içimden.
Kendisine sordum, itiraz etmedi.
Buraya bir k
ısmını kopyalıyorum İsmet Arasan’ın Zelenika’sından: 



Hayatımdaki ilk resimleri düşlüyorum: Uçsuz bucaksız buğday tarlaları ve kuşlar… Babaannemin kerpiçten evi önündeki altın sarısı harman… Istranca Dağları’nın yeşili ile kucaklanmış köyümüz… Gövermiş, her daim yeşil kalan, adını ‘Zelenika’, diye bildiğimiz mor orman gülleri! Aşağılarda derelere kavuşan, kıvrılarak ışıklı tepelere çıkan patikalar… Öksüren sigaralı adamlar. Susuz rakılı, çengili düğünler; kahırlı asker alayları… İçi saman dolu hışırtılı yastıklar… Çingene komşularımız; Pomak, Boşnak,Arnavut  ve Patriyot arkadaşlarım…  Bulutlar, ağaçların şekilleri ve rüyalarım!

Akşamüstleri yemekte toplaşan kalabalık ailemin, gülüşlü çatal bıçak sesleri! Yazları köyümüze gelen üzümcüler, kavun karpuzcular… Kurtuluş günlerinde kasaba meydanları, Balkan göçmenlerinin kaynaştığı panayırlar! Nedense hepsi, belleğimin en berrak yerinde kalmış, tuhaf ve uzak, siyah beyaz bir mutluluk resimleri gibi şimdi. Ben nerelerden geçmişim? O ne cümbüşmüş? Çağrısını her daim hissettiren, ısrarla bana bir şey tembihleyen o güç neymiş öyle?..

Ben; özellikle Balkanlar, Akdeniz, Anadolu ve Mezopotamya insanının; ancak şiir, felsefe, bilim ve metafiziğin olanaklarının bir arada olmakla mümkün kıldığı ve sanatın diğer dalları ile birlikte içinden çıkılabilir, tanımlanması zor başka bir kimlik ve derinlik taşıdığını düşünürüm. Bu, belki de günümüzü ve geleceği de şekillendirmekte olan kökler ve ilklerin coğrafyasına doğmuş olmamdan dolayıdır…

Şiir benim için bir bilgidir, özsudur, evrenseldir. Her yerden yağabilir. Evrenin ritmine uyarak, hep gezer. Eğer erişebilir, lâyık olunur ve izinden sapılmazsa, bizi çok yücelere taşıyabilen bir bilgi kaynağı olabilir. Şairler içinse, çoğul bir teklik adresinde ışımalar zinciri ve bilgeliktir. Gerçek şairler; ancak kalbi, hayatı ve zihni temizse şiir yazabilirler. Bu temizliğin darası, sadece ve sadece vicdandır.

13 Ocak 2012 Cuma

Zavallılık anadan doğma değildir

www.100ler.com a ilgi çekmek için
elime geçirdiğim her e posta adresini kullanıyorum.

Ne kadar çok kişi katılırsa anketlere
ortaya çıkacak tablo o kadar anlamlı olacak.

Bazen
e posta adreslerinin elime geçmesini beklemek yerine
potansiyel odakları ziyaret edip
adres derliyorum.

Taşradan bir üniversitenin sitesine girdim
bazılarının adreslerini aldım
ve sahiplerini www.100ler.com adresinden haberdar edecek
e postalar gönderdim.

Değişik üniversitelerden
yaklaşık 300 adres.

Birinden
genç bir araştırma görevlisinden
bir karşılık geldi:
Lütfen spam gönderme

Adresini listemde aradım, bulamadım.
Durumu izah ettim.

Yine bir karşılık:
Şu adresime spam gönderdin

Benim gönderdiğimin spam olmadığını anlamak için allame olmak gerekmiyor
velakin ABD'deki bir üniversiteden mezun bu genç
anlayamamış bunu.

Bu zavallı genç üniversite öğretim görevlisini
keyifle listemden sildim.

Bir şeyi anlama çabasını göstermemesi bir yana
kendinden
sorgulanamaz şekilde emin.

Bu vesileyle yine söyleyeyim:
Eskiden beri inanırım,
zavallılık anadan doğma bir durum değildir,
sonradan edinilir...

Bu çocuk bana bayağı çabalamış göründü...

12 Ocak 2012 Perşembe

Amerikalı politikacılardan bir büyüğe nasıl hakaret edilir dersleri (*)


Yanlış isimle bana yollanmış bir katalogdan yola çıkarak
bir kitap kulübüne üye oldum.
Hangi kitabı alırsan al, fiyatı kaç dolar olursa olsun, 1 dolar ödüyorsun...
Oh ne güzel, diye düşünüyordum ki,
sadece kulübe üye oluncaya kadarmış.

Üye olduktan sonra 1 dolara kitap yok, ama her kitapta piyasa fiyatının en az 30’u kadar indirim var.

Ben hala, taktığım bazı kitapları nasıl edip de 1 dolara edinebilirimin hesaplarını yapıyorum.

Mesela Da Vinci Kodu’nu dünyanın neresinde 1 dolara alabilir meraklısı...
Ben aldım.

Her neyse...

Bunun yanında asıl söyleyeceğim şey, bu kategoriden aldığım bir kitapta okuduklarım.
ABD’nin başkanları hakkında söylenmiş tesbit sözleri...

(12 Ocak 2012 notu: Bugünün Türkiyesi’nde olup bitenleri anlamak için de bir anahtar olabilir)

Bana ilginç -ve ABD üzerine çok düşündürücü- gelen bazılarını buraya geçireyim istedim:

(George Washington) bilgili bir adam değildi;
çok cahil,
öğrenmemiş,
okumamış kendi eşitleri arasında bile geride biriydi.
(John Adams, ABD’nin 2. Başkanı)

(George Washington) karanlık,
entrikacı,
adi,
hırslı,
kendini beğenmiş,
gururlu,
küstah,
kinci,
üçkağıtçı biriydi.
(General Charles Lee)

Bir adamla bir milletin ahlakı bozulabilirse,
Amerikan milletinin ahlakı Washington’la bozulmuştur.
Bir adamla bir millet aldatılırsa,
Amerikan milleti, Washington’la aldatılmıştır. (Benjamin Franklin’in gazeteci oğlu Benjamin Franklin Bache)

(5. Başkan James Monroe hakkında)
.. seçilmiş en kifayetsiz ve uygunsuz başkan.
Anlayışsız,
aptal,
çok cahil,
inanılmaz derecede kararsız...
Hiçbir konuda bir fikri yoktu ve hep kötü adamlarla çalıştı.
(3. Başkan Thomas Jefferson’un yardımcısı Aaron Burr)

(James Monroe) Fransız Hükümetinin elinde bir maşa (idi).
George Washington

(7. Başkan Andrew Jackson hakkında)
Kendi adını bile heceleyemeyen,
düzgün bir bile cümle yazamayan bir barbar.
6. Başkan John Quincy Adams

(9. Başkan William Henry Harrison hakkında)
Mevcut şefimiz bir ahmak!
(7. Başkan Andrew Jackson)

(10. Başkan John Tyler hakkında)
Orospunun huysuz yaşlı oğluydu.
(33. Başkan Harry Truman)

(16. Başkan Abraham Lincoln hakkında)
Cahil,
kaba saba maval okuyucu,
despot,
yalancı,
hırsız,
palavracı,
soytarı,
gasıp,
canavar,
yaşlı alçak,
yalan yere yemin içen,
dolandırıcı,
tiran,
meydan kasabı,
kara korsanı...
Harpers Magazine

(18. Başkan Ulysses S. Grant hakkında)
Washington’dan Grant’a kadar yapılacak başkanlık konusunda bir çalışma,
Darwin’i yalanlamak için yeter.
Henry Adams, tarihçi

(26. Başkan [1901-09] Theodore Roosevelt hakkında)
Şimdi bak,
bu lanet olası kovboy ABD’nin başkanı...
Mark Hanna, Senatör

(28. Başkan [1913-21] Woodrow Wilson hakkında) Dönemin aptal doktrineri,
büsbütün bencil,
sevimsiz bir politikacısıydı.

Lanet olası ikiyüzlü Presbiteryan, Bizans oyuncusu.
Beyaz Saray’da cehennemlik bir kokarca.
26. Başkan Theodore Roosevelt

(29. Başkan Warren G. Harding hakkında)
Harding kötü bir adam değildi, sadece salaktı.
Roosevelt’in kızı Alice Roosevelt Longworth

Kadın, erkek veya çocuk dahil,
bir cümle yazarken 7 tane hatayı sadece o yapabilir.
E. E. Cummings

Ben bu ofise uygun değilim, burada olmamalıyım. (Harding kendi kendine)

(30. Başkan [1923-29] John Calvin Coolidge hakkında)
Mobilyadan farkı sadece hareket ettiğinde görülebilirdi.
Wilson’un kabinesinden George Creel

(32. Başkan [1933-45] Franklin Delano Roosevelt hakkında)
Ekoseli bukalemun. (**)
Selefi, Herbert Hoover

Binlerce fotoğraf çekildi,
askerin başarısını gösteren bir tane yoktur;
hepsi FDR’nin başarısını gösterir.
General George S. Patton

(34. Başkan [1953-61] Dwight David Eisenhower hakkında)
Omurgasız ödleğin biriydi.
Domuz Pazar gününü bu adamın politika hakkında bildiğinden daha fazla bilir.
Selefi, Harry S. Truman

General kendini çoğunca bu kamusal yapının bir köşe taşı gibi hissetti
ve kendini buna adadı. (***)
Başkan adayı, Adlai Stevenson

(37. Başkan [1969-74] Richard Milhous Nixon hakkında)
Richard Nixon iyi bir yalancı piç değildi.
Aynı zamanda ağzının iki yanıyla yalan söyleyebilirdi;
hasbelkader doğru bir şey söylerken kendini yakaladığında da eliyle ağzını kapatırdı.
33. Başkan Harry S. Truman

(38. Başkan [1974-77] Gerald Rudolph Ford hakkında)
Jerry Ford o kadar aptaldır ki sakız çiğnerken osuramaz.
İyi adamdır ama başlık giymeden çok futbol oynamış...
36. Başkan Lyndon Baines Johnson

(*) Kime dersiniz!..
(**) Bizim, eski Dışişleri Bakanlarından İhsan Sabri Çağlayangil’in, dillere destan, “ekoseli levrek” tabiri belki de buradan mülhem.
(***) Başbakan Süleyman Demirel’in, teamüllere hiç uymayan bir şekilde, 1. Ordu Komutanı Adnan Ersöz’ü çizerek, 3. Ordu Komutanı Ali Fethi Esener’i Genelkurmay Başkanı yapmak isterken zihninde belki de, bir köşede taş gibi duracak, Eisenhower örneği vardı.

11 Ocak 2012 Çarşamba

Sadece kendi dilinizi okur yazarsınız siz di mi? Whaaaaat?


Bu vesileyle Türkiye’nin, Anglo-Sakson dünyasından nasıl kopuk -ve dış- olduğunu -biraz da gururla, desem yeridir- en somut bir biçimde idrak ettim.

Kim ne derse desin, Batı denen şey, İngilizce!..
Alman, Fransız, İspanyol sadece falan ve filan...

Nedir yani gurur tablosu?
Şu:
Yazar, İngilizce’yle iş görebileceği veya şu veya bu zamanda İngiliz nüfuz bölgesi olan ülkeleri gezmiş ve oraların kedilerini -toplamış mı artık, yoksa sadece fotoğraflarını mı çekmekle yetinmiş- konu edinmiş.

Kitapta her zaman orijinal olan Van Kedisi ve bizce çok cazip olan Ankara Kedisi yoktu.

Avrupa’nın muhtelif ülkelerinden ve Rusya’dan sonra İran’a atlıyor yazar oradan Mısır ve Hindistan darken Güneydoğu Asya’dan kedilerle tablosunu tamamlıyor.
Kediler hakkında kitap hazırlayan birinin, haydi Ankara Kedisi’ni bize ayıralım, uluslararası şöhreti olmayabileceğini kabul edelim, fakat, uzman -olması gereken- bir kişi, nasıl olur da Van Kedisi’ne kör olur...

Mamafih,  kitapta iki gözü ayrı renkte bir kedi fotoğrafı vardı ama bilgisi Van Kedisi şeklinde değildi; Türkiye ile ilgisi yoktu.

Atlıyor kadın veya umursamıyor, anlam dünyasında Türkiye’nin yeri yok, kimse öğretmemiş, kimseden duymamış veya gayet sıkı bir bilinçle çizmiş Türkiye ‘yi.

Ben bu ihmalden veya kapalı kapıdan, ayrı olduğumu, onlardan biri olmadığımı görüyorum ve bu hoşuma gidiyor.

Biz hiçbir zaman üzerinde güneş batmayan imparatorluğun bir parçası olmadık.

Bu dünyada varsak, her şeye rağmen ayaklarımızın üstünde olduğumuz için varız, birileri elimizden tuttuğu için değil.

Az şey mi...

Ha, denebilir ki, bu yaklaşım günümüz dünyası için bir an önce yıkılması çok istenen, eskidiğinde diretilen bir model...

Birileri eline büyük bir silgi almış, bilegeldiğimiz pek çok şeyi tarihten ve hayattan silmek peşinde...

E bu akıllı batı...

Ona şimdilik bir soran olmasa bile bir de doğu var...

Diye bitirmişim yazıyı, herhalde 2006 yılı. İki gün önce, benim üzerimden bir proje ile para bulmaya çalışan Mary Ellen anlattı; proje konuşuluyormuş, nasıl olduysa laf Türkiye’ye ver oradan bana kadar gelmiş. Patron yerinde oturan Hintli kadın, Türkiye Asya’da demiş ve her nedense ben de mutlaka siyah olmalıymışım –siyaha para yok anlamında. ME, hayır beraber çalışıyoruz, beyaz demiş ama kadından olur alamamış.
Bu ilk örnek değil: Hindistan insanı Türkiye’yi pek bilmiyor; belki de İngiltere üzerinden dünyaya bağlandıkları için…
Bana enteresan geldi. 

Büyük Pamuk 200 dolardan gidiyor…

 
Nobel vesilesiyle Orhan Pamuk kitaplarına bakınıyordum.
Amazon.com'da büyüğü Şevket Pamuk'un yayınlarına rastladım.
[O d
önemden bahsediyorum tabii]

3 örnek aldım:

The Ottoman Empire and European Capitalism, 1820-1913:
Trade, Investment and Production (Cambridge Middle East Library) by Sevket Pamuk (Sep 25, 1987)
Used & new from $129.95

The Mediterranean Response to Globalization Before 1950
(Routledge Explorations in Economic History) by Sevket Pamuk
(Library Binding - Jun 2000)
Buy new:  $200.00
Used & new from $90.00

A History of Middle East Economies in the 20th Century
by Roger Owen and Sevket Pamuk (Hardcover - Dec 31, 1998)
Buy new:  $93.03
Used & new from $66.63

Kendisi,
bizim öğrenci olduğumuz yıllarda
SBF’de hocaydı,
odası bizim okuldaydı...

Sonra Boğaziçine gitti.