Sabah sabah tam Arda ile çıkmak üzereydik, kapıyı açtım baktım yan komşu Paul tam kapının önünde, arabasının içinde bana birşeyler söylemeye çalışıyor. İndim yanına gittim.
Anladığım kadarıyla, hafta sonunda yapmak üzere yol kenarına koyduğum taş tuğla yığını rahatsız etmiş onu. Taşları yerleştirmeye ilk koyduğum köşeden başlamamamı istedi. Yüzü bembeyazdı ve sanki ilk kez birisinden bir şey istiyormuş gibi, sanki dudakları da titriyordu, sinirliydi belli ki. Bir sürü birşeyler söylediyse de ben bir iki kırıntı anladım. Beni engellemek için ne yapsam ne yapsam diye sanki bütün gece düşünmüş ve nihayet bulmuş sanki; ben oradan taş döşemeye başlarsam arabasının lastiklerine bir şey olurmuş. O kadar ipe sapa gelmez, komik ötesi bir "gerekçe" ki, gülünemez bile. Bir defa taşlar dümdüz, üstünde dikenli tel yok, bu taşlardan korkuyorsan sokağa çıkmaman lazım. İkincisi, o taşı koyduğum yerden senin arabayla geçmen zaten mümkünsüz. Ve son olarak, ben kendi bahçemde çalışıyorum, sana ne!
Ön bahçenin onun yoluna bitişik parçanın yola yakın kenarında kendiliğinden otlar bitiyor ve bütün zamanlarda kötü bir görüntü veriyor. Ne kesebiliyorum, ne koparabiliyorum. Yoldan geçenler de oraya bassınlar mı basmasınlar mı bilemiyorlar. Dedim, ben arka bahçedeki tuğla ve taş parçalarından oraya şöyle artistik bir yürüme yolu yapayım. Ne kadar eski tuğla ve taş varsa oraya taşıdım ve yol olacak yere yaydım. Beyefendi kendi sınırına dayanmış taşa her ne sebeptense takılmış ve bana sinirlenmiş belli ki. Muhtemelen benim yaptığım şeylerden hoşlanmıyor, yine hoşlanmayacağı bir şey yapacağımı düşünüyor. Yanı sıra, bu adam birazdan benim arazime de tecavüz edecektir diye de mi bir zehaba kapıldı herhalde. Veya da, "yok öyle kardeş, istediğini yapamazsın benim evimin sınırında" direk bana ders vermek için de itiraz ediyor olabilir.
Hiçbir şekilde benim işime karışma hakkı yok. Çünkü ben hiçbir şekilde "onun olan bir yerle" ilgili değilim. Kendi bahçe sınırlarım içinde, yoldan geçenlere bir hizmet olsun diye kaldırım yapıyorum; bu yoldan bir menfaat de sağlayacak değilim. Maksadım çirkinliği ortadan kaldırıp biraz güzelleştirmeye çalışmak. Kaldı ki beğenmezsem sökmek için adam tutmaya filan da gerek yok, 1 saatlik iş; nihayet birbirinin yanına konmuş taş ve tuğlalardan bahsediyoruz. Kendi bahçemde çalışmak için neden senin fikrini almak ihtiyacım var!
Her neyse, sabahın o dar zamanında yarım yırtık anladığım kadarıyla ok dedim. Sonra bütün gün içime dert oldu. Bütün gün bütün enerjimi bu münasebetsiz davranışı anlamaya ve nasıl def edeceğime harcadım. Resmen kendimle uğraştım; işte ilk kez, birine karşı savunulacak bir varlığın var ve bakalım ne yapacaksın, pozisyonu. Şu şöyle yapmıyor bu böyle yapmıyor diye çok rahat eleştirdiğim pozisyonlar geldi geçti zihnimden. Bakalım ben nasıl yapacaktım. İlk fırsatta, belki yarın sabah kendisini karşıma alıp, defalarca kendi kendime prova ettiğim şekilde soracağım.
Tabii beni asıl gerdiren husus, dil. Onun ne söylediğini yine tam olarak anlamayacağım. Onun için kendisine benim duruşumu açıklamak esas. Burada seni rahatsız eden ne, diye soracağım. Senin toprağına girmiş miyim? Hayır. Tehlikeli bir iş mi yapıyorum, tehlikeli bir malzeme mi kullanıyorum, hayır. O halde yanlış olan ne, neye itiraz ediyorsun? Nihayet kendi evimin ön bahçesinde çalışıyorum.
Çok keyif alarak düşünüp tasarladığım ve heyecanlandığım bu hafta sonu projesini her şıkta yapacağım tabii ama onun istediği, istediği değil de adeta "dayattığı" şekilde, sınırdan 12 inch içerden başlamam gerektiği gibi bir sınırlama asabımı bozuyor; keyfimi kaçırdı.
Mahkemelik olmak ihtimali geçti zihnimden. Belediyeye gidip sormak ihtimali var. Fakat belediye de şak diye tamam yap veya yapamazsın diyebilecek durumda değildir ki, rica edeceksin, bir uzman görevlendirecek, onun uygun vaktini kollayacağız vs vs. Belki de diyecek ki bu bizim işimiz değil, mahkemeye verin birbirinizi, mahkeme karar versin vs.
Böyle şeyler düşünürken bu samimiyetsiz çocuğun, daha taşındığı ilk günlerde sergilediği bir sersemlik anını hatırladım. Taşındığının ikinci haftası mı neydi, sanki ben yapmışım da adeta itham eder gibi, eve birileri girmiş, duvarda delik açmışlar filan diye birşeyler söyledi. Ben de şaşırdım, allah alah dedim, görmek ister misin, dedi yüzüme dik dik bakarak, sanki beni olay mahalline götürüyormuş gibi, arkadaki küçük kapıdan girdik, baktım duvarda yere yakın, birilerinin profesyonel olarak tasarlayıp pencere gibi boş bıraktığı bir delik var, 15 santime 25 santim gibi bir şey. Sonradan bizim evde de gördüm aynı türden bir deliği; sanki bacadaki dumanın çıkışını kolaylaştıracak bir sistemin unsurlarından biri. Sonradan kendi de meseleyi sordu soruşturdu ve anladı herhalde. Yani çok rahat kafalı biri değil, biraz pimpirikli bir tip.
Hiç ummadığım bir tepki! Ben kendi bahçemde bir kaldırım düzenlemesi yapıyorum, sana ne oluyor! Neden rahatsız oluyorsun! Senin sınırın asfaltla belirlenmiş, benim taşım da sadece sırtını asfalta verecek. Ne oradan araba geçer, ne geçirsen bile lastiğine bir şey olur!
Tabiatımda tatsızlık çıkarmak yok. Ama neredeyse bütün hayatın teslimiyetle geçti, hemen her türlü belayı evet diyerek savuşturdum. Ama burası Amerika, başka bir dünya ve artık arkamda 56 yıl var. Neyin doğru, haklı, anlaşılabilir olduğuna dair bir fikrim var. Birinin keyfi öyle istiyor diye neden öyle yapayım! 12 inch içerden başlayabilirmişim, çünkü komşu sınırından 12 inch içerden olması gerekiyormuş. Ben böyle bir şey bilmiyorum, aslı var mı yok mu birazdan Google'da birşeyler bulmaya çalışacağım. Öyle olsa bile, sen benim bahçe sınırıma kadar asfalt döktürmüşsün, neden 12 inch içerden sınır belirlemedin!
Yarın sabah çıkarken konuşup karara bağlayacağım diye bir planım var, bakalım n'olacak...
Bütün gün, burada yalnız olduğumuz hissi döndü dolaştı kafamda. Arkamızı dayayabileceğimiz birileri olsaydı ne kadar güçlü hissederdim kendimi, ama yok işte, sen kendin mücadele edeceksin.
Sonra, neredeyse 10 yıldır her ay 17 dolar ödediğimiz hukuk bürosu geçti zihnimden. Mahkemelik filan olursak, veya mahkemeden önce açıp onlara bir fikir sorsak filan gibi...
Sonra biz konuşurken yoldan geçen komşular işe müdahil olur da, "adamın hakkı, niye senin söylediğin gibi yapmak zorunda olsun ki" derler ve bana güç verirler gibi şeylerden güç devşirmeye çalıştım. Belki Jason köpeğini gezdirmeye çıkmış olur veya Becky merak edip gelir...
Hatta belki başına kötü bir şey gelir de durum tamamen değişir gibi çocukça şeyler de geçti zihnimden.
"Belki evi satıp gitmek zorunda bile kalabiliriz"e kadar geldim. Hadi kardeşim anca gidersin deyip işin içinden sıyrılmaya çalışmak yerine, allah kahretsin yine yenileceğim hissine az kalsın teslim olacaktım.
Düşman her yerde idi; düşmanı araman gerekmiyordu. İşte buraya taşınalı beri geçen 5 yıl boyunca yaşayageldiğimiz huzurlu günlerin de sonuna gelmiş bulunuyorduk.
Adam acaba benim tutumum karşısında bir kötüük yapmaya kalkışır mıydı... Beni dövmek gibi mesela; benden iri ve güçlü kuvvetli biri. Mesela beni felç ediyormuş. Sonra hapis filan. Ama sonuç olarak burası Amerika, bu işler o kadar kolay değil diye kendime teselli vermeye çalıştım.
Böyle aşağı koy yukarı kaldır derken gidip google baktım, bir ara "ev satılığa çıkarılmış" diye bir rivayet çıkmıştı. Ev satış aracıları, 53 Ryder'ın Forclosure'da olduğunu gösteriyor, mortgage'ı veren banka tarafından satışa çıkarılmış filan gibi bir şey. Bu rivayet çıkalı bir yıldan fazla oluyor ama sayfada hala öyle görünüyor.
Arda'yı arkadaşlarıyla oynarken izlediğimde, oynamayı bilmediğini görüp üzülüyorum, bir iki kere dolambaçlı bir şekilde ima da ettim, başkaları oynuyor, sen onları eğlendiriyorsun gibi birşeyler söyledim. Artık beni gördüğünde, arkadaşlarıyla oynadığı oyunu bırakıp yanıma geliyor ve gidiyoruz, kendini arkadaşlarıyla oynarken göstermiyor bana.
Benim durumum da hemen hemen aynı: Ben de mücadele etmeyi bilmiyorum.
Bu olaya, belanın üzerine git, öğüdü doğrultusunda yaklaşacağım. Tamamen haklı olduğum bir pozisyonda, başkasını mutlu etmek gibi bir seçimim söz konusu olamaz; kaldı ki, benim yapacağım işin kimseyi mutsuz etmesi de düşünülemez.
Burası, 2004'le başlayan, hayatımızın, Boston'a Yolculuk faslının günlük aynaları anlamına gelir. Bir tür hafıza. Kimseye yazılmadığı gibi, herkese yazılıyormuş gibi de okunabilir.
1 Mart 2018 Perşembe
28 Şubat 2018 Çarşamba
Ayağa düşmek bütün iyilerin kaçınılmazı oldu
Sevgili sıfatını
21 Şubat 2018 Çarşamba
O kötü etrafı katmerli kötü
Magnificent Seven'den sonra Tarantino'nun Django filmi üzerinden bir gerçekliği daha idrak ettim.
Aslında her an her dakika hayatımızın bir parçası olan bu gerçekliği, hani biraz yabancılaşarak, algılamak çok etki ediyor insana.
Şöyle bir şey:
Kötü olmak olağan bir şey. Doğrduğunda kötü değilsin, tamam ama öyle şartlar altında şekillenip gelişmişsin ki, ağırlığın kötüden tarafta teşekkül etmiş.
Bu, hayatta kötüyü oynayacaksın demek.
Ama kötü, iki ayağı üzerinde hiç de etkili olabilecek bir şey değil. Herhangi bir iki ayaklı bu kötünün hakkından gelip soluğunu kesebilir.
Fakat hayatta öyle öteki figürler var ki, bunların adını belki zayıf diye koymalıyız, veya belki uyanık veya hain, o kötüye yamanıyor ve onu varlığıyla besliyor.
Bu iki film özelinde konuşacak olursak, Magnificent Seven'deki Bartholomew Bogue, sadece bir hırslı ve uyanık adam; parası var ve her an kardeşini, arkadaşını, komşusunu, tanıdığı veya tanımadığı insanları insanları katletmeye hazır köpek sürüsü gibi adamı "istihdam ediyor". Bu insan türü, bu katil balinaya yapışacağına, kendi adına var olmayı seçse, hayatta berbat şeylerin gelişimine belki de hiç katkısı olmayacak, tersine belki iyiye evrilecek. Fakat boşluktaki bu adamlar, bu karakter, yapışacağı ve yalayacağı, karnını doyuracağı, köpek duracağı bir kapı arıyor ve bulduğu zaman, gözlerini, kulaklarını bağlıyor.
Ne dediğimi anlamayanlar, mümkünse bu iki filmi birlikte izlesin, değilse, bir teki de yeter.
Türkiye'nin bugününün meselesi de budur: Kötü adam bir tanedir ve esasen tek başına yapabileceği hiçbir şey yoktur. Fakat o kadar çok, kötüdeki enerjiye yapışmaya hazır hain, sırtlan, asalak, beyinsiz, adını nasıl koyarsan koy, var ki, bunların teşvikiyle kötü, kendi kabiliyetinin sınırlarıyla yetinemiyor ve daha yaratıcı, daha yırtıcı, daha yıkıcı olmanın yollarını arıyor.
rte ve kk'ye bu vizyonla bak.
Bu ikisini de var eden, yanları sıra taşıdıkları kudurmuş sürüdür! Bu gün Türkiye her gün biraz daha çağ dışına savrulup biraz daha yıkıma gidiyorsa, bunu yapabilen o tek kişi değildir: Etrafındaki ihanet çemberi her dakika aktif haldedir!
Hayır!
O iyi, etrafı kötü değil!
O kötü, etrafı katmerli kötü!
Hayatı herkese zahir eden o tek kişi değildir; sürekli onu alkışlayan mahlukattır.
Aslında her an her dakika hayatımızın bir parçası olan bu gerçekliği, hani biraz yabancılaşarak, algılamak çok etki ediyor insana.
Şöyle bir şey:
Kötü olmak olağan bir şey. Doğrduğunda kötü değilsin, tamam ama öyle şartlar altında şekillenip gelişmişsin ki, ağırlığın kötüden tarafta teşekkül etmiş.
Bu, hayatta kötüyü oynayacaksın demek.
Ama kötü, iki ayağı üzerinde hiç de etkili olabilecek bir şey değil. Herhangi bir iki ayaklı bu kötünün hakkından gelip soluğunu kesebilir.
Fakat hayatta öyle öteki figürler var ki, bunların adını belki zayıf diye koymalıyız, veya belki uyanık veya hain, o kötüye yamanıyor ve onu varlığıyla besliyor.
Bu iki film özelinde konuşacak olursak, Magnificent Seven'deki Bartholomew Bogue, sadece bir hırslı ve uyanık adam; parası var ve her an kardeşini, arkadaşını, komşusunu, tanıdığı veya tanımadığı insanları insanları katletmeye hazır köpek sürüsü gibi adamı "istihdam ediyor". Bu insan türü, bu katil balinaya yapışacağına, kendi adına var olmayı seçse, hayatta berbat şeylerin gelişimine belki de hiç katkısı olmayacak, tersine belki iyiye evrilecek. Fakat boşluktaki bu adamlar, bu karakter, yapışacağı ve yalayacağı, karnını doyuracağı, köpek duracağı bir kapı arıyor ve bulduğu zaman, gözlerini, kulaklarını bağlıyor.
Ne dediğimi anlamayanlar, mümkünse bu iki filmi birlikte izlesin, değilse, bir teki de yeter.
Türkiye'nin bugününün meselesi de budur: Kötü adam bir tanedir ve esasen tek başına yapabileceği hiçbir şey yoktur. Fakat o kadar çok, kötüdeki enerjiye yapışmaya hazır hain, sırtlan, asalak, beyinsiz, adını nasıl koyarsan koy, var ki, bunların teşvikiyle kötü, kendi kabiliyetinin sınırlarıyla yetinemiyor ve daha yaratıcı, daha yırtıcı, daha yıkıcı olmanın yollarını arıyor.
rte ve kk'ye bu vizyonla bak.
Bu ikisini de var eden, yanları sıra taşıdıkları kudurmuş sürüdür! Bu gün Türkiye her gün biraz daha çağ dışına savrulup biraz daha yıkıma gidiyorsa, bunu yapabilen o tek kişi değildir: Etrafındaki ihanet çemberi her dakika aktif haldedir!
Hayır!
O iyi, etrafı kötü değil!
O kötü, etrafı katmerli kötü!
Hayatı herkese zahir eden o tek kişi değildir; sürekli onu alkışlayan mahlukattır.
19 Şubat 2018 Pazartesi
Fili tutan bir kazık veya CHP lideri kk
Yenilmeye alışmış olmak diye bir gerçeklik var.
Facebook’ta sık sık karşılaştığımız, dağları
devirecek bir manda öküzünün çaresizce 4 yaşında bir çocuğun peşisıra gitmesi
veya bir filin iple kazığa bağlanmayı kabul edip beklemesi gibi bir şey;
güdüsel bir şey.
Akranlarının yıllardır Dünya Satranç Şampiyonluğu’nu koruyan Magnus Carlsen’i bir türlü yenememeleri de böyle bir şey; rakiplerinin beyinleri onu yenemeyeceklerini öğrendi ve ikna oldu. Onunla maça yenmek üzere çıkmıyorlar, yenilmezlerse iyi...
Arda durup dururken Magnificent Seven filmini bulup açınca bir kez daha sanki ilk seyredişimmiş gibi soluğumu tutarak izlerken Kemal Kılıçdaroğlu geldi aklıma; zavallı köylüleri, haydutun her gelişinde perişan ettiği insanlar kurtaramazdı. Tıpkı evin danası öküz olmaz hikmetli sözündeki gibi, kasabaya dışardan gelen ve defalarca yenilme gerçeğine duçar olmamış bir figür kurtarıcı oluyor.
Kemal Kılıçdaroğlu gibi yenilmeyi üstünde yakıştırmış bir palto hissiyle taşıyan bir adam Türkiye’nin kurtarıcısı olamaz, en önce kendi beyni buna engel!.. İstediği kadar diri resim versin, tıpkı Carlsen’in rakipleri gibi, o da donuyor!
O yüzden, CHP’yi Türkiye’yi içine düştüğü çaresizlikten çekip çıkarak bir örgüt haline getirecek olan lider, ahırın danalarından biri olmayacak.
Veya şöyle diyelim: Türkiye’yi başına musallat olmuş mütegallibe karşısında içine düştüğü çaresizlikten çekip kurtaracak olan, bildiğiniz damın bilriğiniz danalarından biri olmayacak.
Magnus Carlsen’in elinden şampiyonluğu alacak olan da, yenilgiye alışmamış bir diri beyin olacaktır!
O henüz bilinmedik bir yerde!
Akranlarının yıllardır Dünya Satranç Şampiyonluğu’nu koruyan Magnus Carlsen’i bir türlü yenememeleri de böyle bir şey; rakiplerinin beyinleri onu yenemeyeceklerini öğrendi ve ikna oldu. Onunla maça yenmek üzere çıkmıyorlar, yenilmezlerse iyi...
Arda durup dururken Magnificent Seven filmini bulup açınca bir kez daha sanki ilk seyredişimmiş gibi soluğumu tutarak izlerken Kemal Kılıçdaroğlu geldi aklıma; zavallı köylüleri, haydutun her gelişinde perişan ettiği insanlar kurtaramazdı. Tıpkı evin danası öküz olmaz hikmetli sözündeki gibi, kasabaya dışardan gelen ve defalarca yenilme gerçeğine duçar olmamış bir figür kurtarıcı oluyor.
Kemal Kılıçdaroğlu gibi yenilmeyi üstünde yakıştırmış bir palto hissiyle taşıyan bir adam Türkiye’nin kurtarıcısı olamaz, en önce kendi beyni buna engel!.. İstediği kadar diri resim versin, tıpkı Carlsen’in rakipleri gibi, o da donuyor!
O yüzden, CHP’yi Türkiye’yi içine düştüğü çaresizlikten çekip çıkarak bir örgüt haline getirecek olan lider, ahırın danalarından biri olmayacak.
Veya şöyle diyelim: Türkiye’yi başına musallat olmuş mütegallibe karşısında içine düştüğü çaresizlikten çekip kurtaracak olan, bildiğiniz damın bilriğiniz danalarından biri olmayacak.
Magnus Carlsen’in elinden şampiyonluğu alacak olan da, yenilgiye alışmamış bir diri beyin olacaktır!
O henüz bilinmedik bir yerde!
15 Şubat 2018 Perşembe
Angela'yı gördüm
Angela'yı bu gün apartmanların olduğu yerde Evangelina ile otururken gördüm ve çok sevindim. Kendisine de söyledim. Öğleden sonra görüşeceğimizi umuyordum ama aradım sordum bulamadım; ne için geldi de erkenden ayrıldı bilmiyorum.
Bu arada en yakın arkadaşı Emilia da geldi, sordu nerde Angela diye, kabaca hikayeyi anlattım.Sonra gitti .
https://bostongunleri.blogspot.com/2018/02/angela-gitti-herhalde-bir-daha-gelmez.html
Bu arada en yakın arkadaşı Emilia da geldi, sordu nerde Angela diye, kabaca hikayeyi anlattım.
https://bostongunleri.blogspot.com/2018/02/angela-gitti-herhalde-bir-daha-gelmez.html
14 Şubat 2018 Çarşamba
Bu asalak kıza çalıştık bu gün...
Bu gün gıda bankasından, ısmarlanmış yiyecekleri getirme günüydü. Bizim için siparişi ben vermiştim, ne ısmarladığımı biliyordum. Fakat öteki bölgenin "sorumlusu" bu kızın ne ısmarladığını oraya gidince, daha doğrusu van'a yüklerken gördüm: Tam 1860 pound malzeme ısmarlamış. Benim 2 hesap için ısmarladığım malzeme 1020 pound . Toplam yaklaşık 1,5 ton yük, indir kaldır, indir kaldır, yükle boşalt imanım gevredi. Allahtan yanımda Panamalı yeni çocuk vardı da yardım etti -o da kalıbının adamı değilmiş ama, ayrı hikaye; belki de İngilizce, İspanyolca, Çince biliyor ve Fransızca konuşabiliyor oluşundan geliyor bu tedirgin çalışma, her neyse. Kız hiçbir şeye elini sürmediği gibi, benim ısmarladığım yükü boşaltırken güya yardım etmeye geldi. Ona dondurulmuş şeyleri dondurucuya koyver yeter dedim bozuldu; taşımak işi daha egzersiz yaptırıcı bir şeymiş. Hiçbir şey yapmasını bilmiyor ve zerre kadar "yapma isteği" yok. Dondurulmuş gıda şeyleri dondurucuya sığdıramadı ve gelip yol göstersin -veya kendisi yapsın- diye patronu bekledi.
Courtney'i ne çok aradığımı söylemeliyim. Yanında Courtney varsa hiçbir şekilde gözün arkada kalmaz, hiçbir şekilde şu n'oldu, bu n'oldu diye merak etmezsin: Yapar, bitirir!
Bu sözünü ettiğim kıza dair öteki satırlar aşağıdaki linkte.
https://bostongunleri.blogspot.com/2018/02/isleri-baskas-gurultuyu-bu-kz-yapyor.html
Courtney'i ne çok aradığımı söylemeliyim. Yanında Courtney varsa hiçbir şekilde gözün arkada kalmaz, hiçbir şekilde şu n'oldu, bu n'oldu diye merak etmezsin: Yapar, bitirir!
Bu sözünü ettiğim kıza dair öteki satırlar aşağıdaki linkte.
https://bostongunleri.blogspot.com/2018/02/isleri-baskas-gurultuyu-bu-kz-yapyor.html
13 Şubat 2018 Salı
Angela gitti, herhalde bir daha gelmez...
Çoktandır beklediğim şey oldu ve patron Angela'ya kapıyı gösterdi. Angela, gideceği başka bir yer olmadığı için, adeta mecburen bizim oraya gelen bir kadın, başka seçeneği olsa, kimsenin ağız kokusunu çekecek bir tip değil ama mecbur idi.
Onu burada işe başladığım 2006'dan beri tanıyorum. Hikayesini çok sonraları öğrendim. Kendisi konuşmayı çok seven tarih doktoru bir İtalyan; zaman zaman otururken laf açıldığında daldan dala atlayarak tarihin en azından benim hiç bilmediğim fasıllarına girer ve ilginç anekdotlar anlatır/dı diyeceğiz artık. Çünkü muhtemelen bir daha geri gelmeyecek. Kapıya doğru giderken yukarı baktı ve belki de oraya giderim dedi, ölümü kastederek.
Zengin bir kocası varmış. Sonra işleri bozulmaya başlamış. Karısının bu terslikte ne gibi bir sorumluluğu vardı hiç bilmiyorum, bir söyleyen çıkmadı. Ama adam kumardan mı nedense hemen her şeyini kaybetmiş, dengesi de bozulmuş. Bir seferinde Angela'ya saldırmış elinde çekiçle ve kafasını kırmış. Kafasında bu darbenin izi açık seçik duruyor. Olay bayağı şiddetli yaşanmış ki, Angela'nın eliyüzü de dağılmış. Gözünün birinin altını dikişle tutturmuşlar, darbelerin sonucu olarak gözleri iyi görmüyor. Çene kemiği de kırılmış; ağzını açamadığı için, aralık yerden kaşığı çatalı ne kadar sokabilirse o kadar yiyebiliyordu. Zaman zaman eğer doneyşınlar arasında varsa benden ince dilimlenmiş yumuşak ekmek isterdi, açamadığı çenesini göstererek. Ben de ona yarar ne varsa seçer verirdim.
Bu kadından önceki patron, çok eskilerden tanıdığı için Angela'yı, onun için ekranı siyah harfleri beyaz özel monitor aldırmıştı; canı sıkılmasın, sıkılırsa açsın internette gezinsin okusun yazsın diye. O arbedeli günde kocası herhalde intihar etmiş. Sonra uzun lafın kısası, HydePark denen yerde bir eve taşınmış küçük kızı ve engelli oğluyla, yaşayıp gidiyordu. En azından 12 yıl öncesinden bahsediyorum. O zaman çocukları 8-9 yaşındaysa bu gün 20'li yaşlardalar. Bakıma muhtaç oğluna kim bakıyor, nasıl bakılıyor bilmiyorum, hiç konuşmadık. Zaman zaman Arda'yı hatırlayıp iç geçirdiği sahneler oluyordu. Eski patron işi eski sekreterine devrettikten bir hafta sonra yeni patronu tarafından kovulunca, büroda ondan kalan dengeler de bozuldu. Angela, eski patronun belki de üzerine titrediği dememin bir abartısı yok, eski dostlarından biri olarak, onu hatırlatıyordu yenisine. Angela'yasevgiyle, anlamaya çalışarak, çözüm bulmak amacıyla yaklaştığını hiç görmedim. Zaten tabiatı nedeniyle sorun çözecek bir tip değildir. Sadece etrafta adam arar işi yıkacağı; sonra da o işi nasıl güzel sonuçlandırdığını anlatmaya çalışır. Üniversite okumamış; aslında konmpleksli biri. Eski patron da Angela da yüksek tahsilli kişilerdi. Patronun bu kompleksi o kadar ileri ki aslında, benimle ilişkisinde bile beni ezmek için her türlü fırsatı kullanır. Bir seferinde benim görev tanımımı yazdı beni terbiye etmek için -ne kadar zavallı bir tip olduğunu o kadar açık etmişti ki, üzülmüştüm. Kendi patronunun beslemesi kızı bana karşı savunmak için beni ezmeyi seçmişti. Ben ne yapacağım yani? Bulmuşum bir iş, kovuluncaya kadar orada çalışmaktan başka çıkar yolum yok; bu paraya ihtiyacım var; ev geçindiriyoruz, borcumuz var vs. Bürodaki işin neredeyse tamamını ben yaptığım halde, yaptıklarımın hiçbirini görmez, sanki yokmuşum muamelesi yapar. En son 20 günlüğüne Türkiye'ye gittiğimizde her şey karmakarış olmuş ve her şey için beni beklemişler, randevuları bile benim dönüşüme göre ayarlamışlar: Hüseyin yok, iş yok! En son yaptığımız dergiyi değerlendirirken yine gösterdi bu zavallılığını: Bir yemek tarifi aşırıyor internetten, bir de kutu kutu takvim hazırlıyor, başka yapabildiği bir şey yok. Fakat bunu bile öyle söylüyor ki, sanki dergi bunlardan ibaret. Bu gün toplantı vardı, toplantı notunda, ben, onun ve Johannah'nın yaptığı dergiye yardım etmişim. Tamam Johannah hiç değilse yazıları yazıyor, okuyor, başlık atıyor filan; ama sen nereden bu işe sahip çıkıyorsun. Ve çarpıcı yanı şu ki, ben orada olmasam "dergiyi kimse yapamaz", bitti! Fakat ben "yardımcı olmuşum!.."
Her neyse, Angela'nın gidişini yazıyorum. Bu benimle ilgili satırların sebebi, onu kovan kadının nasıl bir insan olduğunu tasvir çabası.
Angela salıdan başlamak üzere haftanın 4 günü bizim oraya gelir ve mevsimine bağlı olarak, havanın kararmaya başlaması veya fırtına çıkıp çıkmadığına bakarak kalkar giderdi. Genellikle sessiz oturur, yanına bir İtalyan gelirse az biraz açılırdı. Son dönemlerde iyice yalnızlaşmıştı; sadece 10-15 günde bir gelen, kilise gönüllüsü 80'lerindeki Emilia ile dostluk ediyorlardı. Son dönemde dikkatimi çeken yanlarından biri, sürekli konuşmak için deli gibi çaba harcaması, herkesin sözüne atılması veya kesmesi idi. Zaman zaman bu yaptığının iyi bir şey olmadığını idrak ediyor gibi oluyor, bilinçli bir şekilde susuyor bekliyor ama çok fazla duramıyordu; hemen yeniden atılıyordu.
Angela sadece darbeli bir kadın değil her düzeyde yalnız bir insan izlenimi verdi bana. Türkiye'nin de hem bir Akdeniz ülkesi olmasından, hem eski Yunan kültürünün üzerinde bulunmasından filan bahisle kendisiyle beni ortaklaştırır, bahsettiği her şeyi benim de bildiğimi varsaydırarak devam ederdi. Doğrusu özellikle aile içi ilişkiler, çocuk terbiyesi, iyilik, kötülük, komşuluk ilişkileri, mutfak faaliyetleri gibi konularda anlattığı şeyleri hiç garipsemezdim; farklı olanlar domuz ve şarap idi, bir de peynir. Yoksa sebzeler, zeytinyağı ve zeytinyağlı mutfak vs çok ortak şeylerdi; o mutfaktan bahsederken babamı hatırlıdığım çok olmuştur. Babamın yaptığı yemekleri anlatıyor gibiydi.
Pazartesi günlerigelmiyordu . Bu gün giderayak öğrendim ki, pazartesi onun hastane günüymüş. Bir sorunu nedeniyle hastaneye gidip geliyordu, sonunda teşhisi koymuşlar, kan kanseri olduğu ortaya çıkmış. İlaç vermişler. Salıdan itibaren sabahları erkenden gelir, bazen benden de önce gelir kapının açılmasını beklerdi. Cuma günleri yolunun üstündeki pazara uğrar, birkaç parça bir şey alır, getirir, alıp götürürken laf olmasın diye bana ve herkese duyurarak haber verir, bizim buzdolaplarından birine koyardı.
Gülmek ve konuşmak için her fırsatı iştahla beklerdi. Son zamanlarda, doğrusu beklediği yoğunlukta karşılık vermediğimi, veremediğimi biliyorum. Söylediklerinin önemli bir kısmını anlayamazdım ama yine de teşvik edici bir dinleyici olarak gözlerinin içine bakar, başımı sallar, anlıyormuşum gibi görünürdüm. O da açıldıkça açılır, tiyatro oynar gibi sesini yükseltir, gözlerini belertir, o anı sahneliyormuş gibi olurdu.
Fakat gözlerinde hep bir acı vardı. Bu ta en başından beri mi böyleydi, yoksa kocasının saldırısından sonra mı oldu hep merak ettim ama hiç soramadım. Kendi hayatına dair hiçbir şeyi sormadım ona. Kendi anlattığı kadarıyla öğrendim.Mesela ABD'nin hemen her yerini gezmişler, para sıkıntıları yokmuş. Bizim bulunduğumuz bölgede 20 kadar daireleri, binaları filan varmış. Bu gün onu kovan kadın, Angela'yı ta o zengin zamanlarından tanırmış ve yakın olmak için yollar ararmış. Bu gün giderayak bana karşı kuyruk acısı vardır mealinde konuşurken bahsetti bundan. Biz zengindik bunlar muhtaçtı, demedi tabii ama tablo öyleymiş.
Peki nedir, ne oldu da bu kadın Angela'yı kovdu, gerçekten kovdu mu, nasıl oldu diye soracak olursan...
Bizim orada Eylülde başlayıp Haziran ortalarına kadar süren bir dil okulu da var. Bu okul, haftanın iki günü, gelenlerin oturup kahve içtiği televizyon seyrettiği büyük odayı kullanıyor. Öğretmenler, haklı olarak öğrencileriyle başbaşa kalmayı, başkalarının dikkatlerini dağıtmamasını istiyor. Benim orada bulunduğum yaklaşık 13 yıl boyunca, hemen bütün öğretmenler Angela'yı idare etti; orada oturmasına, hatta zaman zaman bir şekilde derse müdahale etmesine, kesintiye uğratmasına ses çıkarmadılar. Bunu eskiden muhtemelen eski patronun Angela'yı korumaya yönelik ilgisi nedeniyle yapıyorlar, patronla çatışmaktansa Angela'yı idare etmeyi seçiyorlardı. Patron değişince, Angela üzerindeki koruma kalkanı da kalktı. Buna karşılık bazı öğretmenler sabırla direndiler onu kırmamak için; bazıları, muhtemelen başka etkenler nedeniyle ama Angela da üzerlerine tuz biber olduğu için, ayrılmayı seçtiler.
Bu yıl Eylül ayında Güney Afrika'dan gelen yeni koordinatör, dersler başlar başlamaz Angela'ya takıldı: "Tamam otursun ama susmuyor, kimi zaman İtalyanca, kimi zaman İspanyolca konuşup öğrencilerin dikkatini dağıtıyor"du. Bu meseleyi birkaç kez bana da getirdi. Ben de Angela'yı odaya çağırdım, biraz sohbetle izah etmeye çalıştım ki, sınıf, öğretmenlerin egemenlik alanı ve kimseyle paylaşmak istemiyorlar. yaklaşık 2 saat, onu kırmadan ama hissettirerek, ders varken orada olmaması gerektiğini söyledim. Bu gün, yine öğretmen yokluğundan, çünkü esas öğretmen ayak bileğini incitmiş, o da evinde yalnız yatıyor iyileşmeye çalışıyor, annesi de bakımevinde ölümü bekliyor, Angela'yı tamamen tolere ediyor ve adeta dersin bir parçası gibi değerlendiriyordu, büronun patron beslemesi asalağı kız derse girdi ve 3 dakika sonra geldi patrona Angela'yı şikayet etti. Dersi bitince, koordinatör de yukarı geldi, onunla da konuşmuş bu kız. Birlikte bir kumpas yaptılar: Öğrencileri bir araya getirip patrona karşı konuşturdular: Bu kadın bizim ilgimizi dağıtıyor, dersi dinleyemiyoruz! Yaklaşık yarım saat bu örgütlü şikayeti dinledi. Ben odada başka bir şeyle meşguldüm tam olarak ne dediğini duymadım ama Angela'nın anlattığı kadarıyla, ders günleri 1'e çeyrek kaladan önce bu odaya girmek yok, demiş. Aslında bu kadarında, savunulamayacak bir şey yok; haftada 2 gün, salı ve perşembe evinden 11'de çıkarsan vakitlice buralarda olursun, kalan zamanı da bildiğin gibi değerlendirirsin... Çarşamba ve cuma için bir sınır yok, o günler herkese olduğu gibi Angela'ya da açık. Ama bunu her nasıl söylediyse, Angela'yı çok kızdırmış: "17 yıl sonra duyduğum şeye bak, bana gelme dedi" diye bana aktardı.
Birazdan family meeting olacaktı, ben birşeyler yapıyordum, kapıdan hayal meyal görünüp bana eyvallah dedi ve belliydi ki benim ilgimi istiyor. Çıktım yanına gittim. Ağlamaklıydı. Yine önemlice bır kısmını anlamadığım bir konuşmayı dinledim. İkidebir too much diyordu . Onu fark ettim ki, ona birinin müdahalesinin anlaşılabilir bir yanı yoktu; ne cüret yani!
Konuştukça konuştu, bu arada beni iki kere toplantıya çağırdılar; bürodaki ötekilerin hiçbirinin umurunda değildi Angela'nın yalnızlığı, buranın onun hayatında ne kadar önemli bir yaşama alanı olduğu, onu kısıtlamanın soluk borusuna basmak gibi bir şey olduğu, belki de birkaç güne kadar intihar edip defteri düreceği... En son patron kapıya çıkıp beni yine çağırınca veda etmek zorunda kaldım. Saat ikiye geliyordu, ağlayarak çıktı gitti.
Boğalar yine çok sert bir süreçten geçiyorlar dedim içimden, yürüyemez hale geldiği için belinden ameliyat olan Ece geldi aklıma. Sonra mesela Mikela düşmüş, omzunu kırmış! Sonra, az kalsın bir kazaya kurban gidecek olan o arkadaşı hatırladım.
Onu burada işe başladığım 2006'dan beri tanıyorum. Hikayesini çok sonraları öğrendim. Kendisi konuşmayı çok seven tarih doktoru bir İtalyan; zaman zaman otururken laf açıldığında daldan dala atlayarak tarihin en azından benim hiç bilmediğim fasıllarına girer ve ilginç anekdotlar anlatır/dı diyeceğiz artık. Çünkü muhtemelen bir daha geri gelmeyecek. Kapıya doğru giderken yukarı baktı ve belki de oraya giderim dedi, ölümü kastederek.
Zengin bir kocası varmış. Sonra işleri bozulmaya başlamış. Karısının bu terslikte ne gibi bir sorumluluğu vardı hiç bilmiyorum, bir söyleyen çıkmadı. Ama adam kumardan mı nedense hemen her şeyini kaybetmiş, dengesi de bozulmuş. Bir seferinde Angela'ya saldırmış elinde çekiçle ve kafasını kırmış. Kafasında bu darbenin izi açık seçik duruyor. Olay bayağı şiddetli yaşanmış ki, Angela'nın eliyüzü de dağılmış. Gözünün birinin altını dikişle tutturmuşlar, darbelerin sonucu olarak gözleri iyi görmüyor. Çene kemiği de kırılmış; ağzını açamadığı için, aralık yerden kaşığı çatalı ne kadar sokabilirse o kadar yiyebiliyordu. Zaman zaman eğer doneyşınlar arasında varsa benden ince dilimlenmiş yumuşak ekmek isterdi, açamadığı çenesini göstererek. Ben de ona yarar ne varsa seçer verirdim.
Bu kadından önceki patron, çok eskilerden tanıdığı için Angela'yı, onun için ekranı siyah harfleri beyaz özel monitor aldırmıştı; canı sıkılmasın, sıkılırsa açsın internette gezinsin okusun yazsın diye. O arbedeli günde kocası herhalde intihar etmiş. Sonra uzun lafın kısası, HydePark denen yerde bir eve taşınmış küçük kızı ve engelli oğluyla, yaşayıp gidiyordu. En azından 12 yıl öncesinden bahsediyorum. O zaman çocukları 8-9 yaşındaysa bu gün 20'li yaşlardalar. Bakıma muhtaç oğluna kim bakıyor, nasıl bakılıyor bilmiyorum, hiç konuşmadık. Zaman zaman Arda'yı hatırlayıp iç geçirdiği sahneler oluyordu. Eski patron işi eski sekreterine devrettikten bir hafta sonra yeni patronu tarafından kovulunca, büroda ondan kalan dengeler de bozuldu. Angela, eski patronun belki de üzerine titrediği dememin bir abartısı yok, eski dostlarından biri olarak, onu hatırlatıyordu yenisine. Angela'ya
Her neyse, Angela'nın gidişini yazıyorum. Bu benimle ilgili satırların sebebi, onu kovan kadının nasıl bir insan olduğunu tasvir çabası.
Angela salıdan başlamak üzere haftanın 4 günü bizim oraya gelir ve mevsimine bağlı olarak, havanın kararmaya başlaması veya fırtına çıkıp çıkmadığına bakarak kalkar giderdi. Genellikle sessiz oturur, yanına bir İtalyan gelirse az biraz açılırdı. Son dönemlerde iyice yalnızlaşmıştı; sadece 10-15 günde bir gelen, kilise gönüllüsü 80'lerindeki Emilia ile dostluk ediyorlardı. Son dönemde dikkatimi çeken yanlarından biri, sürekli konuşmak için deli gibi çaba harcaması, herkesin sözüne atılması veya kesmesi idi. Zaman zaman bu yaptığının iyi bir şey olmadığını idrak ediyor gibi oluyor, bilinçli bir şekilde susuyor bekliyor ama çok fazla duramıyordu; hemen yeniden atılıyordu.
Angela sadece darbeli bir kadın değil her düzeyde yalnız bir insan izlenimi verdi bana. Türkiye'nin de hem bir Akdeniz ülkesi olmasından, hem eski Yunan kültürünün üzerinde bulunmasından filan bahisle kendisiyle beni ortaklaştırır, bahsettiği her şeyi benim de bildiğimi varsaydırarak devam ederdi. Doğrusu özellikle aile içi ilişkiler, çocuk terbiyesi, iyilik, kötülük, komşuluk ilişkileri, mutfak faaliyetleri gibi konularda anlattığı şeyleri hiç garipsemezdim; farklı olanlar domuz ve şarap idi, bir de peynir. Yoksa sebzeler, zeytinyağı ve zeytinyağlı mutfak vs çok ortak şeylerdi; o mutfaktan bahsederken babamı hatırlıdığım çok olmuştur. Babamın yaptığı yemekleri anlatıyor gibiydi.
Pazartesi günleri
Gülmek ve konuşmak için her fırsatı iştahla beklerdi. Son zamanlarda, doğrusu beklediği yoğunlukta karşılık vermediğimi, veremediğimi biliyorum. Söylediklerinin önemli bir kısmını anlayamazdım ama yine de teşvik edici bir dinleyici olarak gözlerinin içine bakar, başımı sallar, anlıyormuşum gibi görünürdüm. O da açıldıkça açılır, tiyatro oynar gibi sesini yükseltir, gözlerini belertir, o anı sahneliyormuş gibi olurdu.
Fakat gözlerinde hep bir acı vardı. Bu ta en başından beri mi böyleydi, yoksa kocasının saldırısından sonra mı oldu hep merak ettim ama hiç soramadım. Kendi hayatına dair hiçbir şeyi sormadım ona. Kendi anlattığı kadarıyla öğrendim.
Peki nedir, ne oldu da bu kadın Angela'yı kovdu, gerçekten kovdu mu, nasıl oldu diye soracak olursan...
Bizim orada Eylülde başlayıp Haziran ortalarına kadar süren bir dil okulu da var. Bu okul, haftanın iki günü, gelenlerin oturup kahve içtiği televizyon seyrettiği büyük odayı kullanıyor. Öğretmenler, haklı olarak öğrencileriyle başbaşa kalmayı, başkalarının dikkatlerini dağıtmamasını istiyor. Benim orada bulunduğum yaklaşık 13 yıl boyunca, hemen bütün öğretmenler Angela'yı idare etti; orada oturmasına, hatta zaman zaman bir şekilde derse müdahale etmesine, kesintiye uğratmasına ses çıkarmadılar. Bunu eskiden muhtemelen eski patronun Angela'yı korumaya yönelik ilgisi nedeniyle yapıyorlar, patronla çatışmaktansa Angela'yı idare etmeyi seçiyorlardı. Patron değişince, Angela üzerindeki koruma kalkanı da kalktı. Buna karşılık bazı öğretmenler sabırla direndiler onu kırmamak için; bazıları, muhtemelen başka etkenler nedeniyle ama Angela da üzerlerine tuz biber olduğu için, ayrılmayı seçtiler.
Bu yıl Eylül ayında Güney Afrika'dan gelen yeni koordinatör, dersler başlar başlamaz Angela'ya takıldı: "Tamam otursun ama susmuyor, kimi zaman İtalyanca, kimi zaman İspanyolca konuşup öğrencilerin dikkatini dağıtıyor"du. Bu meseleyi birkaç kez bana da getirdi. Ben de Angela'yı odaya çağırdım, biraz sohbetle izah etmeye çalıştım ki, sınıf, öğretmenlerin egemenlik alanı ve kimseyle paylaşmak istemiyorlar. yaklaşık 2 saat, onu kırmadan ama hissettirerek, ders varken orada olmaması gerektiğini söyledim. Bu gün, yine öğretmen yokluğundan, çünkü esas öğretmen ayak bileğini incitmiş, o da evinde yalnız yatıyor iyileşmeye çalışıyor, annesi de bakımevinde ölümü bekliyor, Angela'yı tamamen tolere ediyor ve adeta dersin bir parçası gibi değerlendiriyordu, büronun patron beslemesi asalağı kız derse girdi ve 3 dakika sonra geldi patrona Angela'yı şikayet etti. Dersi bitince, koordinatör de yukarı geldi, onunla da konuşmuş bu kız. Birlikte bir kumpas yaptılar: Öğrencileri bir araya getirip patrona karşı konuşturdular: Bu kadın bizim ilgimizi dağıtıyor, dersi dinleyemiyoruz! Yaklaşık yarım saat bu örgütlü şikayeti dinledi. Ben odada başka bir şeyle meşguldüm tam olarak ne dediğini duymadım ama Angela'nın anlattığı kadarıyla, ders günleri 1'e çeyrek kaladan önce bu odaya girmek yok, demiş. Aslında bu kadarında, savunulamayacak bir şey yok; haftada 2 gün, salı ve perşembe evinden 11'de çıkarsan vakitlice buralarda olursun, kalan zamanı da bildiğin gibi değerlendirirsin... Çarşamba ve cuma için bir sınır yok, o günler herkese olduğu gibi Angela'ya da açık. Ama bunu her nasıl söylediyse, Angela'yı çok kızdırmış: "17 yıl sonra duyduğum şeye bak, bana gelme dedi" diye bana aktardı.
Birazdan family meeting olacaktı, ben birşeyler yapıyordum, kapıdan hayal meyal görünüp bana eyvallah dedi ve belliydi ki benim ilgimi istiyor. Çıktım yanına gittim. Ağlamaklıydı. Yine önemlice bır kısmını anlamadığım bir konuşmayı dinledim. İkide
Konuştukça konuştu, bu arada beni iki kere toplantıya çağırdılar; bürodaki ötekilerin hiçbirinin umurunda değildi Angela'nın yalnızlığı, buranın onun hayatında ne kadar önemli bir yaşama alanı olduğu, onu kısıtlamanın soluk borusuna basmak gibi bir şey olduğu, belki de birkaç güne kadar intihar edip defteri düreceği... En son patron kapıya çıkıp beni yine çağırınca veda etmek zorunda kaldım. Saat ikiye geliyordu, ağlayarak çıktı gitti.
Boğalar yine çok sert bir süreçten geçiyorlar dedim içimden, yürüyemez hale geldiği için belinden ameliyat olan Ece geldi aklıma. Sonra mesela Mikela düşmüş, omzunu kırmış! Sonra, az kalsın bir kazaya kurban gidecek olan o arkadaşı hatırladım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)