25 Ağustos 2014 Pazartesi

GAZETECİ HİKMET TUNA'NIN YAYINLANMAMIŞ ANILARI -3



Hüsrev Beyin Hayali

Nejat Kavur, Berlin gibi İkinci Dünya Savaşı'nda çarpışan iki ayrı âlemin dünya yüzünde en önemli hükümet, ittifak ve kararlar merkezi olan bir yerde görevlendirilecek bir ehliyette değildi. Hitler rejiminin olaylar kasırgasında uçmamak için kurşun gibi ağır olmak gerekiyordu. Bu ağırlık onda yoktu. O postta o hafifti. Kendini beğenmiş biriydi. Büyükelçi Hüsrev Bey zamanında aklınca"balon uçurmağa" bile yeltenmişti. Bu balonlardan birini Hüsrev Beye vermiş, o da bir çocuk gibi balonu uçuruverince nefesi Ankara'da almıştı.

Şöyle ki: Himmler'in perde arkasında bir tertibi olan "Transcontinent" adında Isviçre'de faaliyette bulunan bir haber ajansı vardı. Bu ajans, tarafsız memlekette "tarafsızlık" kılığında Nazi Almanyası'nın işine yarayacak haber uydurmak, gafil diplomat ve politikacıları gaflet anında kendi tertibiyle konuşturup oyuna getirmekle görevliydi.
Hüsrev Bey bana da arada bir balon uçuralım diyor, bu düşüncesini gülümsemekle karşılıyor, bununla yetiniyordum.

1942 yılının Haziran ayında Isviçre'den Transcontinent'in bir muhabiri Berlin'e gelmiş ve elçiliğimize başvurarak Büyükelçi Hüsrev Beyden randevu istemişti. Hüsrev Bey bu haber ajansının isteğini yerine getirmiş, onu elçilikte kabul etmişti. Ne konuştuklarını bilmiyorduk. Bu konuşma daha o gün Isviçre'den bütün dünyaya yayınlanmıştı: Türkiye'nin Berlin Büyükelçisi "Transcontinent" muhabirinin Türkiye - Almanya ilişkileri hakkındaki sorusuna verdiği cevapta, "Almanya bizim (Türkiye'nin) hayat sahasıdır, biz (Türkiye) de Almanya'nın hayat sahasıyız" buyurmuşlardı.

Bu deyiş Anglo - Sakson dünyasında bugünün atom bombası patlaması gibi korkunç bir etki yaratmıştı. Washington - Londra, Washington - Ankara, Londra - Ankara arasında telgraflar durmadan gidip geliyor. Ne oluyoruz, neler oluyor? Uyuyor musunuz? Uyuyor muyuz? Uyutuluyor muyuz? diye durmadan soruluyor. Britanya ve Amerika büyükelçileri Dışişleri Bakanlığımıza başvuruyor, orası Berlin'de Türkiye Büyükelçiliğinde olup bitenlerden habersiz olduğu için bu konuda bir şey söyleyemiyordu. Bu durum karşısında iki büyükelçi Cumhurbaşkanı Inönü'ye gitmeğe karar verdiler. Inönü de Berlin Büyükelçimizin durup dururken bizi "Almanya'nın hayat sahası" yapmasındaki hikmete akıl erdirememiş olduğundan Britanya ve Amerika büyükelçilerine ne diyeceğini bilememiş, "böyle yersiz ve anlamsız bir Beyanın, mihver devletlerinin, hasımlarının sinirlerini bozmak, zihinlerini allak bullak etmek için böyle bir balon uçurmuş olacaklarını, etraflı bilgi edinmek için Berlin Büyükelçimizin Ankara'ya çağırıldığını söyledi.

Tam o günlerde Necmettin Sadak'ın başkanlığında, Selim Sarper, Nadir Nadi ve Adana'dan Ferit Celal'in kardeşi, Alman hükümetinin çağrısına uyarak Berlin'e gelmişti. Elçilikte, koridorda Hüsrev Bey, Necmettin Sadak ve Selim Sarper'le karşılaştı. O gün bir salı günüydü. Elçilik katiplerinden bir arkadaş, tertip ettiği bir çay toplantısına Hüsrev Beyi çağırmıştı. Ayak üzeri konuşuldu. Hüsrev Bey, Necmettin Sadak'a "Beni böyle acele çağırmalarını ne gerektirdi, bilmiyorum, beni Dışişleri Bakanı mı yapacaklar?" diyordu.

Biz Hüsrev Beyin "Transcontinent"e yaptığı beyanı biliyorduk. Bu işin iç yüzünü "güvenilir yer ve kişilerden Ankara'da öğrendiğine hiç şüphe olmayan Necmettin Sadak, Hüsrev Gerede'nin saflığına gülümseme ile bakıyor, fakat hiçbir yorum ve mütalaaya katılmıyordu.

Bu nazik anlarda böyle bir beyanda bulunan bir Berlin Büyükelçisinin, Dışişleri Bakanı olmayı aklından geçirmesi ne hazin bir tecelliydi!?

Anglo - Sakson devlerinin karşısında Türkiye'nin Berlin Büyükelçisinin gafını bu gafil elçiyi hemen merkeze çekmek ile tamire girişilmişti.

Hüsrev Bey ve hele madam Göring'le sıkı bir dostluk kurmuş, Alman hükümet merkezinde adeta "etablie" (=yerleşmiş, mukim) olmuş bulunan eşi hanımefendi, Türkiye'ye dönüşe, Dışişleri Bakanlığı'na kendini adaylamış olmasına rağmen hiç de istekli değildi.

Almanlar Türk basınını fethediyor...

Elçilik mensuplarıyla ufak bir ayrılış toplantısından sonra bir salı günü bir daha dönmemek üzere Hüsrev Gerede ailesi Berlin'den ayrıldı. Bir iki gün sonra da Necmettin Sadak başkanlığındaki basınımız mensupları üç hafta süren bir cepheler turuna çıktı.

Temmuz ayı idi. Heyetimiz kendisine tahsis edilen bir otobüsle önce Almanya'nın içinde birkaç şehirde ağırlandıktan sonra önce Lüksemburg'a uğradı. Bir gece bu şehrin iki katlı eski, fakat itibarlı bir otelinde kaldıktan sonra, Fransa'ya geçmek için yoluna devam etti.

Lüksemburg şehri ortasından epey alçakta, daha doğrusu derinde olan bir vadi ile ikiye bölünmüş, iki yanı bir köprü ile biribirine bağlanmış ilginç, şirin bir kenttir. Vadi yer yer serpilmiş, yukardan bakınca bibloyu andıran villalarla doludur.

Reims'te bir gece kaldık. Bu gece için Alman tertipçileri bir sürpriz hazırlamış olduklarını akşam yemeğinde bize eriştirdiler.

Ay ışığı vardı. Akşamın dokuzuydu, sokaklarda bazan bir askere, bazan bir askeri polise raslıyorduk. Bu birkaç kişinin dışında halktan tek insan yoktu Reims sokaklarında. Bir büyük alan mı idi, yoksa geniş bir cadde mi, ay ışığına rağmen akşamın loşluğunda pek anlaşılamıyordu. Mihmandarımız yaşlıca bir yüzbaşıydı. Yedek subay olsa gerek. Bir büyük, iki katlı villanın önünde durduk. Yüzbaşı, "Palais d'Orient'dir burası. Bu gece burası sizlerin emrinde. İstediğiniz gibi güler eğlenirsiniz!" dedi. Alman askeri komutanlığı bize Reims'in en göz kamaştırıcı bir bordelini o gece için başka kimsenin içeri alınmaması emrile bize hazır tutmuştu.

Içeri girince "Elhamra" sarayında olduğu gibi tavanı pembe mermer sütunlara oturtulmuş büyük, ama çok büyük bir salonda kendimizi bulduk. Salonda büyük gazinoda olduğu gibi, sandalya ve koltuklarla çevrilmiş masalar ve bunlarda ikişer üçer genç kadınlar akşam tuvaletlerile bu akşam Türk gazetecilerini memnun etmek, dişilik görevi yapmak için salonu yayılmışlardı.

Salon bu halile hiç de içaçıcı değildi. Palais'liğine palais idi ama Palais'nin bordel alanı, bana Lautrec'in Paris bordellerinde resmini yaptığı tabloda müşteri bekleyen orospulu sahneyi hatırlattı. Tiksindim, iğrendim ve gönlümüzü hoş etmek isteyen Almanların sözüm ona bu inceliğindeki kabalığa canım sıkıldı.

Salona bitişik bir odaya geçtik. Bizim sayımız kadar, altı kadın da bizimle sohbet etmek için bize katıldı. Yüzbaşı bu evin kadınlarıyla içli dışlı olmuştu. Anlaşılan, yabancı konuk ağırlamada, özellikle bu türde becerikli bir uzman olmuştu. Şampanyalar içildikçe hava gitgide ısınıyor, ağız şakalaşmaları yavaş yavaş el ve elleme şakasına dönüyor, aramızdaki resmilik perdesi tamamile kalkıyordu. Bir ara kafayı adam akıllı şampanya ile doldurmuş olan yanımızdaki genç bir gece kuşu eteklerini kaldırdı, arkasındaki kaba etlerini sandalyada oturan yüzbaşının suratına bastırdı bastırdı, neredeyse bu hınçla Alman subayını duvarla pembe beyaz butları arasında boğacaktı. Bereket versin bu kinli davranış şaka havasına sokuldu ve biz konuklara sarayı gezdirmek bahanesiyle gitgide kızışan havada büyük bir patlama olmanın önüne bu saray dolaşmasıyla geçildi. Bu dolaşmada, yanımızda sarayın birer nedimesi vardı.

Pembe, sarı, mor, yeşil, hasılı ben diyeyim yirmi, siz rahatça otuz, kırk diyebileceğiniz türlü renkte şık ve klasik stilde mobilyalı yatak odalarında dolaştırıldıktan sonra "nedime"miz bize "bu da şimdi bizim odamız!" deyip kapıyı kapattı ve her birimiz "biz bize" kalıverdik. Dünya milletleri boğaz boğaza gelip birbirini aklın havsalanın alamayacağı canavarlıklarla öldürmeye çalışırken biz de hangi âlemde "saray safası!" sürüyorduk.

Bu gezide Necmettin Sadak, Asım Us, Selim Sarper, Nadir Nadi, Adana'dan Ferit Celal'in kardeşi ve ben vardım.

Sabah kahvaltımızdan sonra otelin barında Necmettin Sadak'la birer minyon şişe şampanya içmiştik. Reims şampanya kentidir. Herkes bize yabancılığımızı anlayarak hınçla yan bakıyordu. Akıllı davrandık da otobüsün önüne Almanlarca takılan bayrağımızı yerinden çıkarıp kaldırdık.

Reims'e bizi Paris'e resmen çağırmakla görevlendirilen bir elçi, Paris'ten geldi. Hiçbirimiz buna razı olmadık. Bir milletin başına gelen felaketin hükümet merkezinde seyircisi olmak hasletsizliğine kendimizi sürükletemezdik.

Gece sokağa çıkma yasağı vardı. Sabah olunca otelin önündeki trotuarda masalar oranın devamlı müşterileriyle dolmuştu. Çoğu kadındı. Tek tük yaşlı erkekler bunların arasında kayboluyordu. Dükkanlar bomboştu.

Yıl 1942. Savaşın sonu ne olacağını kesin olarak kimse bilemiyordu. Almanlar kudret ve güçlerini henüz yitirmemişlerdi. Kim çıkaracaktı bu Alman ordularını Fransa'dan. Ticaret durmuş, kazanç imkanları hiçe inmiş, ne tarım, ne endüstri kalmış. Şarabı, şampanyayı, konyağı Alman alıyor, Fransızlardan aldığı franklarla bunları ödüyordu.

Bu savaşta Reims'in katedraline bir şey olmamıştı. Birinci Dünya Savaşı'nda olduğu gibi bu sefer Fransa'da yanmış yıkılmış yer yoktu. Almanlar, Fransızların en çok güvendikleri bir Çin duvarını derinlemesine toprağa gömdükleri "Maginot" hattına çok bel bağlamışlardı. Alman sınırına paralel, boydan boya olan bu yeraltı tahkimatında Sedan çevresinde açtıkları bir gedikten Fransa'ya bir sel gibi akmış ve bu tahkimatla anavatan Fransa arasına girerek bu memleketi manen yıkmış, Fransa'yı baştan başa istila etmişlerdi. (Yazılmış, sonradan üstü çizilmiş bir cümle: "Reims'ten dönüşte yolumuzun üstünde Verdun programa alınmış, orada bir gün ve bir gece kaldık.)


GAZETECİ HİKMET TUNA'NIN YAYINLANMAMIŞ ANILARI -4



HITLER'E SUIKAST GÜNÜ

20 Temmuz 1944, Berlin

Leipziger Platz'ta Reaserezein'de saat 3'te, pencereden, meydanda askerlerin mitralyözleri yerleştirdiklerini seyrediyordum. Bir ara SA ileri gelenlerinden ve Volkseher Beabahter'in başyazı olayı küçümser edasıyla beni sokağa çıkmağa ve meydandan geçmeğe davet etti. Bardaydık. Kulübün içi yabancı gazetecilerle dolu idi. Promiden de görevliler vardı. Fakat hiç kimse konuşmuyor, kimse kimseye bir şey soramıyor, kulüpte bir cenaze evinden de beter bir sessizlik var. Beni davet eden SA şefiyle, tenha, bizden başka sivil olmayan meydana doğru ilerledik. Tam yol ağzına geldik, askerler süngülerini bize çevirdiler. SA şefi yüksek rütbesine güvenerek biraz ilerlemek istedi. "Geri! Geri dönünüz diyorum size!" diye gayet sert bir tavırla bizi çevirdi. Süt dökmüş kedi gibi kulübe döndük.

Barda Paula'dan birer kanyak istedik. Orada D.N.B.'nin yazarlarından biri SA şefine fena halde çattı. Şef alışmamış olduğu bir muameleyle karşılaşınca bana "Onun söylediklerine aldırmayın, sarhoş, ne söylediğini bilmiyor!" demekle durumunun gülünçlüğünü gidermek istedi.

Kulübün kitaplığına geçtim. Buradaki pencerelerden Hitler'i, Reichkangelei (!!!!) kapısında nöbetçileri görülüyordu. Bu iki nöbetçi şaşkın şaşkın birbirine bakıyor. Birinin birden bire burnundan kan akmağa başladı. Saat durmuş gibi, bir türlü ilerlemiyor. Ne oluyor, ne olacak, ne oluyoruz acaba?.. diye birbiri ardından sorular geçiyor kafamdan. Kimse konuşmuyor. kimseye bir şey sorulamıyor. Saat beşe doğru meydandan askerler çekildi.

Bendle (!) strasse lafı duyuluyor. Orada bir şeyler olmuş ya da oluyor. Akşama doğru. Tanklar peyda oldu. Ben otomobilime bindim, yanıma Bosaber (!) Nachrichten muhabiri Almanı aldım. Onun da olup bitenlerden haberi yoktu.

Ankara'ya bir telgraf çektim. Sokaklarda tankların dolaştığını, her tarafta sükunetin hüküm sürdüğünü bildirdim. Bu telgrafla bütün dünya Almanya'da olağanüstü bir durum olduğunu, "Anadolu Ajansı muhabiri bildiriyor" kaydıyla öğreniyordu.

BIR SADAKAT

18 Ağustos 1944

6 Haziran 1944, Anglo - Amerikan Atlantik çıkarma cephesi karşısında Alman orduları B. Grubu komutanı von Kluge'nin görevine son verilmesi üzerine intiharından az önce Führer Hitler'e yazdığı mektupta:

"Mareşal Model'le dün bana verilen kararınız, beni Batı Cephesi ve B. Ordu grubu başkomutanlığından çekmektedir. Buna sebep Avranche istikametindeki tank taarruzunun başarıyla sonuçlanmaması ve dolayısıyla denize kadar açılmış olan gediğin kapanmasının imkansız hale gelmiş olmasıdır.

Kendi görüşümü saygıyla arzetmeme izin veriniz Führerim:

(Uzun izahtan sonra aşağıdaki satırlarla sözlerini bitiriyor Mareşal Kluge.)

"... Ben ile Rommel ve Anglo - Amerikanlara karşı savaşta ve onların maddi üstünlüklerini, hakkında tecrübeleri olan tekmil bugünkü gelişmeyi önceden görmüşlerdi. Bizler dinlenmedik. Bizim fikirlerimizi bedbinlik dikte etmedi bize, gerçekleri bilmemiz bize dikte etti. Her bakımdan denemeleri olan Mareşal Model (Kluger'in yerine getirilen mareşal) duruma hakim olabilecek mi bilmiyorum. Hakim olması can ve gönülden dilerim. Ancak bunu başaramazsa, çok umutlandığımız yeni silahlarımız, özellikle hava silahlarımız başarı getirmezse, ondan sonra savaşa son vermek kararını alınız benim Führerim.

Alman milleti anlatılamayacak o kadar ıstıraplar çekti ki, buna son vermek zamanı artık gelmiştir.

Kader sizin irade ve dehanızdan daha güçlü (ise) olunca bu da alın yazısının (Providence) iradesidir. "Heil mein Führer!" von Kluge Mareşal.

***   ***    ***

FIKRALAR


İÇİŞLERİ BAKANI ŞÜKRÜ KAYA

Atatürk'ün ölümünden bir süre sonra yeni seçimlere gidiliyordu. Cumhuriyet Halk Partisi adayla listelerini açıkladı. Bu listede, Atatürk'ün ölümüne kadar bu tek partinin başında bulunmuş, İçişleri Bakanlığı yapmış, Celal Bayar kabinesinin çekilmesiyle bu görevlerinden ayrılmış olan Şükrü Kaya yoktur. Ankara'da olup bitenleri bilenler buna şaşmamışlar, hatta parti içinde ileri gelenler ve toplumda hatırı sayılanlar bu karardan kıvanç duydular. O listelerin yayınlandığı günlerde T.B.M. Meclisi önünde Hasan Ali Yücel'le karşılaşmıştım. El sıkışırken bana ilk sözü, "Şükrü Kaya'yı listeye almayışları iyi oldu, değil mi? Geç bile kalındı!" demişti.

Şükrü Kaya'nın kadına düşkünlüğü, gazinolarda, salonlarda balta oluşu yüzünden yıllar yılı birikmiş olan kötü notları yığılmıştı. Belki o birçok erkek gibi bir çapkındı. Ama toplumda Ahmetlerin, Mehmetlerin çapkınlığı, "zamparalığı" olağan sayılır, onların bu davranış ve tutumları "erkekliğe" verilir. Gelgelelim, kabine üyesi, hele İçişleri Bakanı olunca, halktan biri gibi davranışlarda halktan kötü not almak mukadderdir.

O devirde birkaç bakan vardı ki bunlar halka "el aman" dedirtmişlerdi. Kötü "zampara" müziç çapkınlardandı bunlar. Bu birkaç bakan yüzünden, İçişleri Bakanlığı'ndan mali yardım gören şehir lokantası Karpiç'e birçok aile gidemez olmuş, bu bakanların gittikleri ya da gelmeleri ihtimali olan yerlerden elini eteğini çekmişti. O günlerde, özellikle perşembe sonraları, cumartesi akşamları Ankara'nın seçkin bir zümresinin aile toplantı yeri olmuştu. Anadolu Kulübüne uğrayan Atatürk, geceleyin mutlaka Karpiç'e gelirdi.

Karpiç'te salonun solundaki locaların altında duvar boyunda iki masa çoğu kez, kabine toplantısından sonra saat dokuz on sularında buraya gelen bakanlara devamlı "rezerve" edilir, bekletilirdi. Bu masalara arada bir Atatürk de arkadaşlarıyla gelir otururdu. Bunun dışında yalnız "silahşorlar"a, Kılıç Ali ve arkadaşlarına verilirdi. Başka kimseyi o yerlere oturtmazlardı bu bakanlara ayrılmış masalara.

Cumhuriyet rejimine geçildikten sonra hükümet merkezi Ankara'ya, memleketin dört bir yanından kimi iş adamı, kimi, önceleri türlü nedenlerle, özellikle konfor yetersizliği bahanesiyle nazlanıp gelmek istemeyen, resmi görev kabul etmeyen memur tipleri akın etmeye başladılar. Önceleri Ankara'ya gelenlerin kişilikleri daha yoldayken sıkı bir kontroldan geçiriliyordu. Birkaç yıl sonra bu tutum tavsadı. İşte bu aburcubur tipler arasında, bakanlarımızın dikkatlerini karıları, kızları üzerine çekmek için can atanlar; bakanlara yanaşamayanlar ise nüfuzlu milletvekillerine karılarını, kızlarını beğendirmeyi, kendilerine hüner edinmişlerdi. Yükselmeleri, devlet hizmetlerinde bu yoldan hızla ilerlemeyi kafalarına koyan "Babıali" yetiştirmesi memur takımı da aynı karaktersizliğin çirkin ... (eski yazı..)

Bir gün Faruk Nafiz, Maarifvekili (Kültür Bakanı) Mustafa Necati Beyi bir akşam yemeğine çağırmıştı. Yıl 1926. O günlerde Necati Bey, İktisat Vekaletine de vekalet ediyordu. Onun için bu vekaletin özel kalemine vekalet eden kimseyi de karısıyla birlikte bu toplantıya çağırmıştı. Bu iğreti özel kalem müdürü, iğretilikten kurtulup asil olmak istiyordu. Akşam yemeği, bol mezeli bir rakı sofrasıydı. Sofrada bu iğreti özel kalem müdürünün körpe karısından başka kadın yoktu. İlk saatlerden beri ciddi konular üzerinde konuşuluyor, ara sıra laflara bir iki nükte yuvarlanıyor. İğreti özel kalem müdürü Necati Beyin ilgisizliğine sabrı tükenmiş, "Beyefendi biraz neşelenim, yanımızda bakın güzel bir taze var!" demez mi?.. "Taze" dediği, kendi karısı.

Mustafa Necati Bey, neşelenmeyi de, eğlenmeyi de çok iyi bilen canlı bir genç adamdı. Ama hiç beklemediği böyle bir teklif karşısında donakaldı. Bu adam görevinde kendi iğretiliğini gidermek için karısını ileri sürüyordu. Genç kadın kocasının bu kepazeliğinden utandı, renkten renge girdi. Ondan sonra Necati Bey fazla kalmadı. Yolda giderken, "Böyle rezil bir memura ilk kez raslıyorum. Korkunç şey.." diyordu.

Bir akşam bermutad Karpiç'te tek başıma yemek yiyordum. Lokalde fazla bir kalabalık yoktu. Karşımda bana yakın büyük bir masada üç bayanla kocaları şakalaşıyor, gülüp eğleniyorlardı. Bunların arasında dostum olan erkekler vardı. Saat ona doğru İçişleri Bakanı, yanında özel kalem müdürü Ekrem ve tanımadığım birkaç kişiyle salona girdi. Kendilerine temelli ayrılan masalardan birine oturdu. Boğaziçi vapurlarının geceleri kullandıkları projektörlerle yaptıkları gibi Şükrü Kaya gözleriyle salonu sağlı sollu taradı. Onun projektörü benim dostlarımın oturduğu masaya gelince orada fazla durakladı.

Masada seksapeli olan güzel, genç, canayakın kadınlar vardı. Ne var ki kocalarıyla oturuyorlar, neşeleniyorlardı. Çok geçmedi, bu neşeli masaya birden bir sessizlik çöktü. Kadınların çehrelerinde endişe okunuyordu, kocaları sinirlenmişlerdi. Bu sırada bir de baktım, özel kalem müdürü Ekrem Bey, kalkmış bana doğru geliyordu. Geldi bir sandalye çekti, oturdu. "Bana bir rakı söyle" demesiyle hemen gelişindeki asıl maksada daldı: "Sen bilirsin, kim, kimin nesi bu karşı masadaki bayanlar. Baştakini bizim patron çok beğendi" dedi. Bunu söyleyince bu sefer benim sinirlerim bozuldu.

Karşımızda, ama bizden iki üç adım uzaktaki masadan duyulmasın, duyulursa kıyamet kopar diye en aşağı perdeden sesimi ayarladım. Ekrem de bana uydu. "Aman Ekrem kardeşim, sakın ha bir falso yapılmasın, bunlar karılarına toz kondurmaz cinsinden kimselerdir. Ben kendileriyle tanışırım, benim ahbaplarım, dostlarımdır bunlar. Senin patronun beğendiği kadın, süvari yüzbaşılığından emekli, bu gibi işlerde hiç şakası olmayan Deli İhsan'ın karısıdır. Patron projektörlerini başka yana çevirsin, yoksa korkunç bir çıngar çıkar, rezalet olur" dedim.

Ondan sonra ikimiz de sustuk. Ekrem rakısını hızla yudumladı, kalkıp patronunun yanına gitti. Onun kalkmasıyla arkasından İhsan fırladı, masama gelip oturdu. Derhal lafa başladı: "Bu pezevenk seninle ne konuştu, ne sordu sana? Bizim masa hakkında bilgi edinmek istedi değil mi? Onun efendisi olan kodoş sana onu gönderdi, biz bunun farkındayız..."

İhsan, kendinden başka silahını da konuşturan, son derece asabi, ama o oranda da dürüst erkekti. Çok zor bir durumdaydım. Benim için inkar ve yalan söylemek farz olmuştu. "Hayır, seninle, sizinle hiç ilgisi olmayan, açıkçası Şükrü Kaya'nın Hergele Meydanı'nda almış olduğu arsanın, imar planında Opera Meydanı olan o meydandaki durumu ile ilgili idi konuşması..."

İhsan, Şükrü Kaya'nın masasından duyulsun diye sesini yükselterek, "Sen gerçeği bana söylemek istemiyorsun, bizden kaçmaz böyle şeyler. Bizim karılarımıza göz diken pezevenklerin analarını ağlatırız biz!" derken gözlerini İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'nın masasına dikmişti. Şükrü Kaya salonun başka taraflarına bakıyor, beri yandan yükselen sesin kendisi ile ilgisi yokmuş gibilerden alınmayan bir insan tavrı takınıyordu. Bir fekalet olmasına ramak kalmıştı..

Verilmiş sadakamız varmış.

Şükrü Kaya adam akıllı açıkta kalmış, bunca yıllık İçişleri Bakanlığını kaybetmiş, milletvekili bile olamamıştı. Politika öksüzü Şükrü Kaya, yine de Ankara'dan ayrılamıyordu.
Bir akşam Ankara Palas'ın paviyonunda, Ankara'nın tanınmış simalarından Madam Hayri, kocası Hayri Bey, ben, oturuyorduk. Bir de baktık Şükrü Kaya pistte göründü, etrafta göz gezdirdikten sonra bizim masaya yöneldi. Ben ayağa kalktım. Omuzuma elini bastırdı, kalkma, rahatsız olma, dedi. O anda gözümde o garibandan biri gibiydi. Güçlü, kudretli iken saymak, çıkar peşinde olanlara özgen (özgü) olan Bizans geleneğidir, o bende yok, dedim. Gözleri doldu. "Ben de zaten Bizans diye bir eser yazmayı tasarlıyorum" dedi.

Madam Hayri üzüntüsünü belirten bazı sözler söyledi. Bunun üzerine Şükrü Kaya, "Benim aleyhimde birçok şeyler söylenmiş, uydurulmuş. Politikadaki rakiplerimin, beni çekememiş olanların uydurmaları bütün bu benim aleyhimde söylenen şeyler. Şimdi öğreniyorum bunları. Bir kez ben hiç kimsenin kızına, karısına musallat olmadım. Kadın âlemiyle entim ilişkilerim normal kurallar dışında asla olmamıştır ama gel de anlat" demişti.

İyi hoş ama bir insanın adı kötüye çıkmayagörsün. Ondan sonra ağzıyla kuş tutsa para etmez. Kaldı ki sen de uslu oturmadın. Hakkındaki söylentileri teyid eden davranışların sonu gelmedi.

GAZETECİ HİKMET TUNA'NIN YAYINLANMAMIŞ ANILARI -5




HİTLER'E KARŞI SAVUNMA

Hitler ordularını Balkanlara sürmüştü. Bizim savunma dizimiz ileride Bulgaristan sınırına paralel bir durumda. Savunma gücümüzün Avrupa bölümündeki bütün ağırlığı buradaydı.

Genelkurmayın çelik kasalarında saklanan burayla ilgili aksiyon planları Almanların "yıldırım" düzen ve hareketleri karşısında değer ve anlamını kaybetmişti. Alman tank sürüleri peşlerindeki motorize binmiş kuvvetleriyle birkaç saatte, bilemedin bir günde Akdeniz'e, Dedeağaç'a inecekler, bir gün içinde de Marmara kıyısından Istanbul'a geleceklerdi. Avrupa'daki ordumuz tümüyle savaş dışı bir "hiç" olacaktı. Onun hiçliği ile Türkiye "mihver" devletlerinin bir uydusu olacak, bununla da kalmayacaktı, belki de Boğazlar ve memleketin stratejik büyük önemi yüzünden iki tarafın savaştığı geniş bir çarpışma alanı durumuna girecekti.

Bu felaket ihtimali gün geçtikçe hızla üzerimize yürüyordu ama, bunu görmek, anlamak istemeyen, kasadaki planda ısrarla inat eden bir genelkurmay başkanı vardı. Başta Cumhurbaşkanı, cephelerde pişmiş, çifte kavrulmuş bir kurmay subayı olan Inönü olmak üzere tehlikeyi bütün korkunçluğu ile gören kurmay komutanlar başkana meram anlatıp söz geçiremiyorlardı. Nihayet bir gün "iyi saatte olsunlar"ın etkisiyle inadını bırakan genelkurmay başkanı, gereken emri verdi. Avrupa'daki kuvvetler komutanı zarfı açtı: Ordu var hızıyla geriye, Çatalca hattına çekilecek, Meriç üzerindeki demiryolu köprüsü dinamitle havaya uçurulacaktı.

Emir yerine getirildi. Ordumuz var hızından kat kat üstün bir hızla Çatalca'ya çekildi. Ordu kurtulmuştu. Ondan sonra Hitler'in tanklarını durduracak (!) olan "Çatalca tahkimatı" ya da "Çakmak" savunma tertipleriyle boydan boya beton kazıklar dikilmeye başlandı. Çok şükür bu kazıklara savunmamızı dayatmaya ihtiyaç duyulmadı. Yoksa halimiz tarif edilemeyecek bir facia örneği olurdu.

İkinci Dünya Savaşında birincisindeki gibi dondurulmuş, sabit cephe kalmamıştı. Almanlar Birinci Dünya Savaşında kendi aleyhlerindeki kesin sonuçta, son anlarda ortaya çıkan Ingiliz tanklarını kendi teknik ilerilikleri ile mükemmelleştirmiş, bu silahı ve moorlaştırdığı (=arttırdığı!) ordularını o tarihe kadar Avrupa ordularında görülmemiş bir dalıcı, yarıcı bir hızlı hareket savaşı ortaya çıkarmıştı. Bu sürpriz Fransa, Ingiltere, Sovyet ordularını gafil avlayan bir baskın olmuştu. Klasik savunma cephesi diye bir şey kalmamıştı. Kümeleşen ordu kuvvetleri siperlerde yerleşip barınmıyordu; oynaktı bu kuvvetler.

Birinci Dünya Savaşı'nda bir savaş alanı durumuna giren Fransa, bu savaştaki acı tecrübeden sonra Almanya sınırına paralel boydan boya "Çin Seddi" gibi, ama yerin dibine altmış metre inen betonarme bir yeraltı seddi çekmişti. Maginot'ydu bu seddin adı. Milyarlara mal olan bu seddi Almanlar Sedan yakınında bir yerinden deldi. Bu delikten Almanlar tank sürülerini, arkasından motorlaştırılmış ordularını Fransa'ya soktu. Maginot'yu arkasından çevirdi ve onu tasarlanan hizmeti, belbağlanan savunmayı yapamaz hale getirdi.

Biz ise Almanların "Blitzkrieg", Yıldırım Savaşı adını verdiği ve gösterdiği çok hızlı hareketli savaşı, tankların cephe savunması diye bir şey tanımadığını, tıpkı eski Cengizlerin, Timurların bindirilmiş orduları gibi durmadan yer değiştirerek, önden, arkadan, her yandan saldırdığını göremiyor, gelip derme çatma beton kazıklara dayanan dondurulmuş bir cephede ele avuca sığmayan tank sürülerini, çok hızlı yer değiştiren moorlaştırılmış kuvvetlerini durdurmayı -belki de çaresizlik, her bakımdan yoksulluk yüzünden- sağlayacağımızı sanıyorduk.

Bu hava ve anlayış içinde, Çatalca'da düşmanı durdurmayı, bu dondurulmuş cephe ile İstanbul'u, hatta memleketi düşman istilasından kurtarmayı tasarladığımız o günlerde şehrin, yani Istanbul'un boşaltılması, böylelikle savunma yükünün hafifletilmesi düşünülüyordu. İstanbul'un boşaltılması, şehir halkının Avrupa'dan karşı yakaya, Anadolu'ya taşınıp göç etmesi demekti. Buna aniden karar verilip işe girişilince bu nasıl tatbik edilecek, ne biçimde gerçekleştirilecekti. Böyle bir ana baba gününde siniri bozulan, şaşkına dönen halk, özellikle bizim halkımız söz dinler, sıraya, düzene girer miydi?!

Bu işi genelkurmay, Münakalat Bakanlığına yüklemişti. Bu bakanlığın başında yeni bakan, eski kurmay binbaşı Cevdet Kerim Incedayı vardı. Şehrin savunmasıyla ilgililer dışındaki halkın Istanbul'un karşı yakasına çabuk taşınması çok önemli bir rol oynuyordu. Bu tedbirlerin alındığı, ya da düşünüldüğü günlerde bir akşam, Kütahya Milletvekili Naşit Hakkı Uluğ'un Ankara'daki evinde Bakan Incedayı'yı olup bitenler hakkında dinlemek fırsatını bulmuştuk. Incedayı'da o akşam büyük bir iş başarmış bir insan hali vardı. Sevinçe bize içini dökmeye başladı:

"İstanbul'un gerekince boşaltılması problemi beni çok düşündürüyor, günlerdir buna bir çözüm yolu arıyor, bulamıyordum. En sonra problemi çözdüm. Önceki gün İstanbul'da bunun tatbikatını yaptık. Boğazın en dar yerinden bir yakadan karşı yakaya bir halat gerdik. Sandallara, kayıklara binip karşıya geçecek olanlar halata asılıp çekecekler, bu suretle ilerleyerek karşı kıyıya erişecekler. Bir de dönüş halatı olacak. Bunun çok pratik bir çözüm yolu olduğunu tatbikatla gördük, bu problemi de bu suretle hal etmiş olduk.

Pasif korunma işi de yine bizim imkanlarımıza göre pratik bir biçimde hal olunmuş sayılır. Bu da Selim Sarper'in aklına gelen bir çözümdür. Bizde, özellikle Istanbul cihetinde evlerin çoğu ahşap olduğu için, bunların çoğunda bodrum yoktur. Onun için bu gibileri sığınak olarak kullanılamaz. Mahalle aralarındaki sokaklarda sığınak olabilecek çukurlar kazmak, trafiği büsbütün berbat bir duruma sokacak. Iyisi, İstanbul'un daracık sokakları, hava akınları alarmlarında halkın barınağı görevini yapabilecektir. Doğrudan doğruya bomba isabet etmediği taktirde, karşılıklı sıra evler bu sokakların yanlarına düşen bombalardan burada barınacak halkı korumuş olacaktır. Şimdiki halde elimizden başka bir şey gelmiyor. Büyük sığınaklar yapacak teknik imkanlarımız ne de çimento ve beton demiri var. Onun için böyle pratik çarelere başvuruyoruz.

Gazetelerde tedbirler alındı, alınıyor denerek halkın rahat bir nefes alması, ona güven sağlanması işte bu tedbirlere bağlanmış oluyordu.

Cumhuriyetin ellinci yılında "Boğaz Köprüsü"ne bakarak İkinci Dünya Savaşında alınan şehri boşaltma tedbirleri, halkın Anadolu yakasına geçişi, hele bu köprünün açılış töreninde halkın ne düzene, ne inzibata aldırış etmeyerek köprüye hücum etmesi, bu yığılma üzerine neye uğradığını şaşıran köprünün gazaba gelip tiril tiril titremeğe, elektrik lambalarının direkleri sallanmağa başladığını duyunca, barış zamanında bile nizam, intizam bilmek istemeyen, disiplinle bağdaşamamış olan bu halkın, savaş halinde, hele düşman tehdidi altında bulunan bir şehirde boğazdan halata asılarak, bir yakadan karşı yakaya geçiş faciasını gözümün önüne getirdim, tüylerim ürperdi.

Bütün bir dünya savaş süresince Berlin'de hemen hemen geceli gündüzlü bombardımanları yaşamış, insan canavarlığının korkunçluğunu görmüş, duymuş bir kimse olarak İstanbul'un, dolayısıyla memleketimizin savaş dışı kalmasıyla tarihin belki de en büyük trajedilerinden birini yaşamış olmaktan kurtulduğu kanısındayım. Geçmiş olsun memleketimize temennisi en çok hak edilmiş, yerinde bir temennimdir.    
 

DÖRTTE BİR AYDIN

Bu dünyada binlerce, onbinlerce yıldan beri söylenmedik laf, söylenmedik düşünce kalmadı. Bu söylenen şeyler, tadını yeni tadanlarca Çin mutfağında raslanmış yepyeni bir aş gibi halkın önüne sunulmakta, bunu kimi yeni bir buluş, bilgili insan geçinme yolunu tutmuş olanlar da toplumda seçkin kişi rolünü oynamaktadır. Bunların tutumu, rengi ve boyası değiştirilerek satışa "yeni" diye eski otomobilleri satan açıkgözlerden farksızdır.

Kullanıla kullanıla eskimiş, pörsümüş laflar, düşünüşlerle değeri kalmamış doktrinleri stil değişikliğiyle yeni diye piyasaya sürmeğe, laf ve olup bitenlerden haberi olmayan halk yığınlarını aldatmakla geçimlerini sağlamaktadırlar.

Bizim dörtte bir aydın, dörtte üç yarım yamalak bilgi karışı "Konglomerat (=yığışma) gençler" tipi şehirler kalabalığı ile çoğunluğuyla dünyamızı öküz boynuzu sivrisinde, ucunda duran bir tepsi sananların yığınları tez - antitez - sentez'den ne anlar, anlasa neye yorar, tarihle bugünümüze gelmiş olan "materializm"in bir mide işi, dialektiğin bir fikir hareketi olduğunu öğrenmiş, bilmiş olsa hangi sosyal probleme çözüm, "sosyal adalet"in gerçekleşmesine çare bulur?

Bu problemler bizde, rakı masasında bilgiçlik taslayarak yırtınan, çırpınan, kavga eden, sövüşüp tokatlaşan sonra öpüşen "allame" akşamcı tiplere çene idmanına, çene yarışmasına yarar. Ondan sonra ya bir dergide ya bir gazetecikte yazı malzemesi diye kullanılır. Bu malzemeden meydana çıkan bir karış boyunda ya da uzunca boylu "yazı"nın da ömrü yarım saatlik ya da en çok bir günlük olur.


KEFEN

Bizim Dışişleri görevlileri arasında "kefeni yırtmak" diye yalnız bu bakanlık mensuplarının söyledikleri ve yalnız kendilerinin bildiği, anladığı bir söz vardır. "Kefen" bu kariyerde minister payesini almak, elçi payesine erişmek ve memleket dışına elçi olarak çıkmak ve bu suretle elçiliğe henüz erişmemiş ve dört yılda bir memlekete dönmek ve en azından iki yıl bekledikten sonra tekrar yabancı memlekete çıkmak kaydının zorunluğundan kurtulmak, yaş haddi doluncaya kadar memleket dışında kalmak şansına kavuşmaktır.
Onun için bu kariyerde memleket dışına çıkan genç diplomatların hemen hepsi, özellikle bunların hanımlarının "ah şu kefeni bir yırtsak" dileği dillerinden düşmez. Bu kariyerin elçiler kadrosuna erişmek mutluluğuna kavuşmuş olanlar, memlekete çağrılmayı bir felaket telakki ederler. Çünkü elçilik ve hele şimdi hemen tekmil dış temsilcilikler, büyükelçiliğe yükseltildikten sonra, dışardaki temsilcilik saltanatı yanında hükümet merkezindeki en itibarlı koltuğu ve payeyi tiksinti ile karşılarlar.

Devletimiz dış temsilcilerine, görevlendirildikleri memleketlerin en üst seviyedeki refahını kendilerine sağlayacak dolgun bir aylık vermektedir. Bu dolgun aylığı onlara memleketimiz sırf devlet ve milletimizin şeref ve itibarıyla mütenasip bir şekilde davranmalarını sağlamak, kendi yabancı meslekdaşlarından aşağı kalmamak için vermektedir. Ama uzun yıllar içinde içim yanarak gördüm ki, temsilcilerimizin büyük çoğunluğu, para biriktirmek için hasisliği çingeneliğe kadar ileri götürmekte, meslekdaşlarını kabul ettikleri özel davetlerine, ancak devletimizin Cumhuriyet Bayramını kutlamak için verdiği ödenekle ve bu münasebetle tertiplenen kabul merasimlerinde ve bu vesile ile yaptıkları davetlerle cevap vermekte, görevlerinin gerektirdiği yabancı meslekdaşlararası karşılıklı davetlerde borçlarını devlet parasından ödemiş olmaktadırlar.

Bunların arasında hem insan hem de kariyer bakımından haysiyetsizliğe işi dökenler bir hayli çoktur. Bazıları bir anda servete kavuşmak hırsıyla memleketimizin şerefini lekelemekten çekinmemişlerdir. Tipik birkaç örnek vermekle yetineceğim: Ispanya iç harbinde elçiliğimize sığınmış olan asilzadelerin sayısı epey büyümüştü. Hükümetimiz elçiliğimize sığınan bu aileleri Madrit'ten başında Türk Bayrağı ile elçilik otomobili olan bir otomobil konvoyu ile Barcelona limanına getirip oradan vapura bindirmeyi ve bunları Italya'ya getirmeyi organize etmişti. Bu konvoy işiyle görevlendirilen elçilik katiplerinden biri, bu yolculuğa katılanların, her ihtimale karşı bir tedbir olmak üzere kendisine verdikleri mücevherleri, kiminin de paralarını, o ana baba günlerinde bu felaketzedelere geri vermeyi aklından çıkarmış. Vapura binen Ispanyollar kurtulmuş olmak sevinci içinde dünyalıklarını katibimizin getirip vermesini beklerken vapur limandan ayrılmış. Fakat katip, içinde mücevherlerin bulunduğu çanta ile rıhtımda kalmış.

Ispanyollar, Italya'da karaya çıkınca Madrit elçiliğimize mücevherlerini hatırlatmışlar. Elçi mücevherleri çantaya dolduran katibe, bize sığınmış olan Ispanyolların emanetlerini istediklerini söyleyince, böyle bir şeyden haberi olmadığını söylemiş. Emanet sahipleri Dışişleri Bakanlığımızın da kapısını çalmayı, olup bitenleri anlatmayı ihmal etmemişler. Katip inkarda sebat kıldı, merkeze alındı, sonra bakanlıktan uzaklaştırıldı. Ispanyol felaketzedelerinin mücevherleri gitti gider oldu, sonra toz oldu, arkasından apartman çift çubuk oldu. 

İkinci Dünya Harbi günlerinde Ankara'da büyükelçi olan Ispanyol diplomatı, harpten sonra Stockholm'da memleketini temsil ediyordu. Bu elçinin bir akşam yemeğinde, Madrit - Barcelona konvoyuna katılmış olan bir Ispanyol asilzadesiyle karşılaştım. Canlarını kurtarmış olduğunu söyleyerek memleketimizi minnet ve şükranla anan bu zat, mücevherler olayını şakaya boğarak "hokus - pokus" diye kahkaha ile gülüyordu.

BİZİM GANDİ

Parlamento çevrelerinde Tevfik Rüştü Aras'ın adı "Gandi" idi. Bizim Gandi geldi, bizim Gandi gitti, Gandi aşağı Gandi yukarı... Yakışıklı delikanlıdır vesselâm diye mebuslar özel toplantılarda kahkahayı basarlardı. Bu bakan da gençliğinde, delikanlılığında çehre çirkinliği, fukarası olması yüzünden kadınların en bayağısından iltifat görmemiş olmalı ki, cumhuriyet rejiminde önemli postlara kavuştuktan, hatta bakan olduktan sonra ele avuca sığmaz, saldırgan bir çapkın olmuştu.

Ankara'da 1926 - 27 yıllarında, Çankırı Caddesi'nin yan sokaklarında sözümona dansingli barlar açılmağa başlamıştı. Bunlardan biri bir ahırdan bozma bir yerdi. Ahırın tabanına tahta döşeme yapılmış, bu döşemenin bir yanı dans pisti, bir yanı da renkli patiska basmalardan yapılmış paravanalarla çevrili "separe"ler vardı. Konsomatrisler alelacele İstanbul'dan, Sirkeci semtinin akşam piyasasındaki trotöz dilberleriydi. Gençlerin "apaş barı" adını verdikleri bu sözde gece kulübünde bir akşam paravana separesinde şampanyaların pat pat açıldığı dikkatimi çekti. Merak ve tecessüs zorladı beni. Paravananın üstünden bakınca, bu hovardanın Dışişleri Bakanı Aras, şampanyayı açtıranın da, çiçek bozuğu Sirkeci dilberlerinden Yahudi kızı Ester olduğunu gördüm.

Bu bakanın Hacı Bayram Camii avlusu arkasında, basık tavanlı iki odalı eski bir Ankara evini, bakanlık hizmetçisi bir kadına tutmuş, orasını garsoniyer olarak kullanıyordu. Dışişleri ambarlarından (alınmış...) eski, uzun, kocaman Hereke işi pembe perdeler, tavandan yere sarkan kısmı ile yer halısı oluyordu. (devamında, eski yazıya geçilmeden önce şu not var: 1 Jül Fresko, 2. Leon Fresko, 3. Jak Basat, 5. Kemal Nasi, 6. İbrahim Beyzade Lütfi Bey, 4 Temmuz 1929'de Ankara'nın emrile İstanbul'da tevkif edildiler.)


SATILIK PASAPORT

Ikinci Dünya Harbinde nazilerin işgal ettikleri memleketlerin birinde, bu gibi yerlerin hepsinde olduğu gibi, Yahudiler başlarına gelecek olanı örneklerden bildikleri için tahmin edilemeyecek bir paniğe uğramışlardı. Bu memlekette o günlerde başkonsolos bulunan bir diplomatımız, konsoloslukta "mahalli katiplik" görevlisi bir yerli ile hemen tezgahı kurmuş, kollarını sıvayarak dolgun fiyatlarla Yahudilere Türk pasaportu hazırlamakla kalmamış bir de bunları otomobiline yükleyerek bulunduğu memleketin sınırından İsviçre'ye sokmuştur.

Haftada birkaç sefer olmak üzere bu iş epey uzun sürmüş, foya meydana çıkınca da konsolos cenapları Ankara'ya dönmüş, daha doğrusu bakanlıkça döndürülmüştür. Bakanlıkta bu skandala da gıpta edenler az değildi. Netekim satılan Türk pasaportlarının parasıyla bu bezirgan diplomat şimdi rantiye olarak ömrünü tüketmektedir.
Ikinci Dünya Harbinde Almanlar, Fransa'nın bir kısmını işgal ettikten sonra Marsilya'ya başkonsolos olarak gelen, önce aktörlüğe hevesli, sonra antik dram heveslisi bir diplomatımız da Fransa'nın güneyine kaçmış, aslında İstanbul'dan gelme olan paralı bir Yahudi ile dostluk kurmuş, onunla bazı işler çevirmiş. Fakat günün birinde Almanların, Fransa'nın güneyine sarkmaları ihtimali kuvvetlenince, yaşlı bir adam olan Yahudi, canı gibi sevdiği ve sakladığı kırk bin dolarını "dramaturg" diplomat başkonsolosa getirip makam kasasında saklanmak üzere vermiş. (Bir başka yerde "Ezineli Dramaturg" diye bir not da var)

Günün birinde Amerikan ve İngiliz orduları 1944 Haziranında Fransa'ya ayak basınca Almanlar çekilmek zorunda kalmış ve Yahudi için de Nazi tehlikesi kalmayınca, ortalıktan çekilmiş olan Yahudi, dolarlar için konsolosluğa başvurunca, dolarlar "verdimdi - aldımdı" trajedisine çevrilmiş, zavallı Yahudi borçlu çıkmamak için alacaktan vazgeçmiş. Durumu yakından bilen kançılara pay verilmek suretiyle olay örtbas edilmişti.
Harp bittikten bir süre sonra liyakati yüzünden elçiliğe yükseltilen bu zatı şerif İsveç'e atanmış, bu arada Amerikan elçiliğine resmen başvurarak savaş yüzünden Türk elçiliğinin kasasında kalmış, piyasadan çekilmiş bulunan bu eski kupür dolarların yenilerle değiştirilmesini rica etmişti. Amerikan elçiliği Türk elçisinin isteğini yerine getirmişti.

Bu diplomat da kızağa çekilince Yahudinin dolarlarını mülke çevirivermişti. Günün birinde bu cüretli diplomatımız eski Grek - Helen dünyasında ilhamlar almağa başlamış ve bir dramaturg edasına bürünüvermişti. Bu akılla üç bin yıl önceki Helen yaşantısı hayali içinde o âleme kendini vererek üç perde ve bir tabloluk bir trajedi taslağı üzerinde çalışmalara girişmiş ve bu tasarısını Stockholm Devlet Tiyatrosu'na sunmağa karar vermişti. Bu işle de Türk elçiliğinin mahalli katibi Prens Volkonski'yi görevlendirmiş, Stockholm Tiyatrosu'nun intendantına Türk elçisinin hazırlamakta olduğu "trajedi"den söz etmesini, bunun sahneye konulmasına imkan olup olmadığını sormasını tenbih etmişti.
Prens Volkonski, eski bir diplomat, tanınmış bir soydan kişi, hatırı sayılır bir kültüre sahip bir insandı. Elçiliğin tekmil Fransızca yazışmalarını o sağlardı. Hasılı formasyonu mükemmeldi.

Elçimizin tasarısını havsalası almayan Volkonski, "Söz aramızda, ekselansın akıl dengesi sakın bozulmuş olmasın?!" diyordu. Emir kulu idi. Stockholm Devlet Tiyatrosu'nun intendantlığına elçinin tasarısı telefonla bildirildi. İsveçliler "repertuarımız birkaç yıl için doludur!" diyerek kesip attılar. Türk elçisinin trajedisini fazlasıyla komik buldular.